1. CİLT

Hadis Tarihi, Bazı Hadis Meseleleri, Hz. Peygamber'in İlmi Yayma Tedbirleri

2. CİLT

Kur'ân ve Sünnete Sarılma, İtikaf', İhyâ'u'l-Mevat, Îlâ, İsim ve Künye, Kaplar, Ecel ve Emel, Ebeveyne İyilik

3. CİLT

Bey(Alım Satım),Cimrilik,Bina, Tefsir

4. CİLT

Kur'an'ın Tilaveti ve Kıraatı,Tevbe,Rüya, İflâs

5.CİLT

Ölümü Temenni, Teşekkür, Cihad, Cidal ve Mirâ, Hacc ve Umre

6. CİLT

Hidane,Hased, Hırs, Haya, Hulk(Huy), Korku, Alemin Yaradılışı, Hilafet ve İmamet, Hul, Dua

7. CİLT

Diyetler, Borç ve Ödeme Âdabı, Zebâih (Kesimler),Dünyanın ve Yeryüzündeki Bazı Yerlerin Zemmedilmesi,Rahmet, Rıfk, Rehin, Riya, Zekât,Zinet

8. CİLT

Sehavet ve Kerem, Sefer (Yolculuk) Âdâbı, Müsâbaka ve Atıcılık, Sual, Sihir ve Kehanet, İçecekler,Şirket, Şiir,Namaz,

9. CİLT

Oruç, Sabır

10. CİLT

Sıdk (Doğruluk), Sadaka ve Nafaka, Sıla-i Rahm, Sohbet, Mehir, Av, Allah'ın Sıfatları, Misafirlik (Ziyafet), , Taharet

11. CİLT

Yiyecekler, Tıb ve Rukye, Talâk (Boşanma), Zıhâr, İlim, Af ve Mağfiret, Âzad Etme

12. CİLT

İddet ve İstibra, Ariyet, Umrâ ve Rukba, Gazveler,Kıskançlık,Gadab (Öfke), Gasb,Gıybet ve Nemine,Musiki ve Eğlence, Gadr (Vefasızlık), Fezâil

13. CİLT

Feraiz ve Mevaris (Miraslar), Fitneler Hevalar ve İhtilaflar, Kader

14. CİLT

, Kaza (Dava) ve Hüküm, Katl, Kısas, Kasâme, Mudarabe, Kıssalar, Kıyamet, Kesb (Kazanç), Yalan

15. CİLT

Kebair, Libas (Giyecekler), Lukata (Bulutular), Lian, Lakît, Oyun ve Eğlence, Lanetleme ve Sövme, Mev'izeler, Muzaraa (Ziraî Ortaklık), Medh, Mizah ve Şakalaşma, Ölüm, Mescidler, Peygamberlik, Nikah

16. CİLT

Nikah, Nezr (Adak, Niyet ve İhlas, Nasîhat ve Meşveret, Nifak, Yıldızlar, Hicretler, Hediye, Hibe, Vasiyet, Vaad, Vekâlet, Vakıf, Yemin, İlaveler, Taharet, Namaz, Ezan

17. CİLT

Bu cild İbn Mace’nin Sünenine aittir. Mescidler ve Cemaatler, Namazı Eda ve Namazın Sünnetleri, Cenaze, Oruç, Zekat, Nikah (Evlenme), Talak, Kefaretler, Ticaretler, Ahkâm, Hibeler, Sadakalar, Rehinler, Şuf'a, Lukata (Buluntular), Köle Azad

    Hadis Ansiklopedisi | 4. CİLT

NUR SURESİ - 4

Allah'a kasem olsun, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) daha oturmuş olduğu yerden kalkmamış ve ev halkından kimse dışarı çıkmamıştı ki Allah, Resûlüne vahiy indirdi: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı vahiy sırasında her zaman gelen hâlet  istila etti. Sonra da o  hal zail oldu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tebessüm içindeydiler. Konuştuğu ilk kelime bana şunu söylemek oldu:

"- Ey Aişe Allah'a hamdet. Zira, seni tebrie buyurdu."

Annem de bana:

"- Kalk Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a teşekkür et!" dedi. Ben ise:

"- Vallahi hayır, ona teşekkür etmeyeceğim, sadece Allahıma hamdediyorum. Benim suçsuzluğumu Rabbim vahiy buyurdu" dedim. Allah'ın indirdiği vahiy şöyleydi:

"Muhammed'in eşine o yalanı uyduranlar içinizden bir güruhtur. Bunu kendiniz için kötü sanmayın, o sizin için hayırlı olmuştur. O kimselerden herbirine kazandığı günah karşılığı ceza vardır. İçlerinden elebaşılık yapana ise büyük azab vardır. Onu işittiğiniz zaman, erkekkadın mü'minlerin, kendiliklerinden hüsnüzanda bulunup da: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi? Dört şâhid getirmeleri gerekmez miydi? İşte bunlar şâhid getirmedikçe, Allah katında yalancı olanlardır. Allah'ın  dünya ve âhirette size lütuf ve merhameti olmasaydı, o kötü sözü yaymanızdan ötürü büyük bir azaba uğrardınız..." (Nur 20).

(Bir sayfa tutan) on âyeti, Cenâb-ı Hakk benim suçsuzluğumla ilgili bu ayetleri indirince, Ebû Bekri's-Sıddîk (radıyallahu anh) -ki Mistah İbnu Üsâse'ye akrabalığı ve fakirliği sebebiyle maddî yardımda bulunuyordu- şunu söyledi:

"- Âişe (radıyallahu anhâ)'ye bu iftirayı yaptıktan sonra, ona artık bir daha yardım yapmayacağım."

Bunun üzerine şu vahiy indi: "İçinizde lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere, vermemek için yemin etmesinler, affetsinler geçsinler. Allah'ın sizi bağışlamasından hoşlanmaz mısınız? Allah bağışlayandır, merhametli olandır" (Nur, 22).

Bunun üzerine Ebu Bekri's-Sıddîk (radıyallahu anh): "Evet evet, Allah'a kasem olsun, Allah'ın beni affetmesini çok severim" dedi ve Mistah'a yapmakta olduğu yardımı yapmaya devam etti ve: "Ebediyyen yardımı ondan  kesmeyeceğim" dedi.

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) sözlerine devamla dedi ki:

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tahkik sırasında Zeyneb Bintu Cahş'a da hakımda sormuş ve:

"- Ey Zeyneb, bu hususta ne biliyorsun, ne gördün?" demişti. O da:

"- Ey Allah'ın Resûlü, ben kulağımı,  gözümü işitmediğim, görmediğim şeyden muhafaza ederim. Ben Aişe hakkında hayırdan başka bir şey bilmiyorum!" demişti. Zeyneb (radıyallahu anhâ), Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevce-i tâhireleri arasında (bazı faziletleri sebebiyle) benimle boy ölçüşen birisiydi. Allah verâ ve dindarlığı sebebiyle onu (bu meselede müfteriler tarafında yer almaktan) korudu. Onun kız kardeşi Hamna ise, onunla mücâdeleye koyuldu ve helâk olan müfteriler arasında helâk oldu.

Müfteriler arasında [Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in şairi] Hassân İbnu Sâbit (radıyallahu anh) de vardı. Urve der ki: "Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) yanında Hassân'a kötü söz söylenmesinden hoşlanmazdı ve derdi ki: "O şu beyti söyleyen kimsedir: "Babam, babanın babası,  ırzım, size karşı Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm)'in ırzına bekçidir."

Mesrûk İbnu'l-Ecda der ki:

"Ben Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin huzuruna girmiştim. Yanında Hassân İbnu Sâbit (radıyallahu anh)'i gördüm. Hz. Aişe'ye şiir okuyor, bazı beyitleri kendisiyle tezyin ediyordu. Şunu okudu:

"Afifdir, ağırdır, iffetinden şüphe ne mümkün!

Kötü düşünceden uzak olanların etleri bile onu aç bırakır."

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) ona, "Fakat sen böyle değilsin" dedi.

Mesrûk Hz. Aişe'ye dedi ki: "Sen nasıl olur da Hassân'ın yanına girmesine izin verirsin, o ki, hakkında Allah şöyle buyurmuştur: "İçlerinden elebaşılık yapana ise büyük azab vardır." Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) şu cevabı verdi: "Körlükten daha şiddetli bir azab var mı!" Hz. Aişe sonra şunu da söyledi "O, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı müdafaa ediyordu." [Buhârî, Şehâdât, 15, 30, Hibe 15, Cihad 64, Megâzî 11, 34, Tefsir, Yusuf 3, Nûr 6, 11, Eymân 18, İ'tisâm 28, Tevhid 35, 52; Müslim, Tevbe 56, (2770); Tirmizî, Tefsir, (3179); Nesâî, Tahâret 194, (1, 163-164).]

AÇIKLAMA:

Bu hadiste, Hz. Aişe'nin katıldığı belirtilen gazve, Benu Müstalik gazvesidir. Hicretin altıncı senesinde cereyan etmiştir. Bu sefer sırasında münafıklar muhtelif karışıklıklar çıkarmışlardır. İfk hadisesi  bunlardan birisidir. Hz. Aişe bu sıralarda -bazı tahminlere göre- 15 yaşına bile basmamıştı. Bir  kısım şerî ahkâmın teşri'ine vesile  olan hadiseye Hz. Aişe'nin kolyesinin kaybı sebep olmuştur. Rivayette belirtildiği üzere kazayı hâcetten sonra dönüp devesine bineceği sırada kolyesinin düştüğünü  farkediyor. Onu bulmak için geri dönüyor. Gece karanlığında arama işi uzun  sürmüş olacak ki, geri döndüğü zaman ordugâhı boşalmış buluyor. Hadisin bâzı vecihlerinde, kendisini mutlaka bekleyecekleri hususundaki kanaatini ifade eder.

Meşhur hadis imamlarından Muhammed İbnu Şihâbü'z-Zührî tarafından rivayet edilen bu hadis, muhtelif rivayetlerin birleştirilmesiye tek bir anlatım, tek bir rivayet halinde sunulmaktadır. Bu tarz, bir şartla caizdir: Bütünü teşkil eden yani birleştirilen parçalar sıhhat yönüyle eşit olmalıdır. Bu şu demektir: Her parça sika, güvenilir ravilerce rivayet edilmişse bu durumda birleştirmede bir beis yoktur. Ancak, meselâ üç parçanın ravileri sika, dördüncü parçanınki zayıf olursa, câiz olmaz, veya ortaya çıkan bütün, zayıf hükmünü alır. Bu tarz bir davranış, sahih hadisleri cemeden kitaplar için kesinlikle caiz olmaz.

Bu hadisten çıkarılan bazı hükümler:

1- Bir hadisi farklı kişilerden parça parça alıp bir araya getirerek rivayet caizdir.

2- Kur'a şer'î bir delildir.

3- Kadınlar arasında kur'a çekmek caizdir.

4- Gazaya kadınıyla çıkmak caizdir.

5- Kadınların mahmil'e (=hevdec) binmeleri caizdir. (Mahmil: Develere yüklenen kapalı odacıktır, içine kadınlar biner).

6- Kadının gazaya katılması caizdir.

7- Askerin yola çıkması, komutanın iznine bağlıdır.

8- Kadının, faziletine delâlet eden bir vak'ayı anlatması caizdir,  içerisinde başkasını medih veya zemmetmek bulunsa bile, yeter ki hâdiseyi anlatan kimseden noksanlık vehmini izâleyi tazammun etsin. Ancak, başından geçeni anlatan kimse, anlattığı kimsenin aynı hataya düşmesini istememek niyetinde samimi olmalıdır.

9- Seferde erkeklerin kadınlara hizmet etmeleri caizdir.

10- Kadınların sefer sırasında bile gerdanlık, bilezik vs. ile süslenmesi caizdir.

11- Başkasının günâha düşmemesi için gayret göstermek, günâha düşmeye terketmekten evlâdır.

12- Mahremi olmayan bir kadını hayvana veya vasıtaya bindiren kimse zaruret olmadıkça onunla  konuşmamalıdır.

13- Az yemeli ve şişmanlıktan kaçınmalıdır.

14- Mahmil, kadının tesettüründe evin yerine geçer.

15- Ordunun bazı ferdlerini geriye bırakmak müstehabtır.

16- Darda kalana, yolunu kaybedene yardım müstehabtır.

17- Kadına, yabancı birisinin, perde gerisinden yardımcı olması evlâdır.

18- Kadının, vücudundan ayrı olan bir şeyle tesettürde bulunması câizdir.

19- Kadın kazayı hacet için tek başına ve kocasından izin almadan gidebilir. Burada örfen umumî bir izin söz konusudur.

20- Az da olsa malın korunması gerekir. Nitekim Hz. Aişe'nin bulma hususunda gayret gösterdiği gerdanlığı ne altın ne de kıymetli taştan mâmul değildi.

21- Mal hususunda fazla hırsın uğursuzluk getireceği de kıssadan anlaşılmaktadır. Çünkü Hz. Aişe'nin gecikmesi bu sebepten ileri gelmiştir.

22- Komutanın izni ile asker geride kalabilir.

23- Musibet anında istircada bulunmak ("İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciün" demek) sünnettir.

24- Kadının yüzünü, yabancı nazara karşı örtmesi.

25- Mevki, makam, şeref sahiplerine ikrâmda bulunmak, binme vs. imkânlarda onlara öncelik tanımak, bu maksadla zahmeti göze almak müstehabdır.

26- Yabancılara, hususan kadınsa ve bilhassa halvet durumunda çok iyi ve edebli davranmak, nezâketi âzami  derecede tutmak.

27- Yürüme  sırasında muhtemel açılmalarda, erkeğin nazar etmesi vehmine düşmemesi, bazı muhtemel durumlarda emin olması, gönlünün rahat etmesi için, erkeğin önde yürümesi, kadının arkadan gelmesi.

28- Kocanın zevcesine iyi davranması,  lütufkâr olması; ancak, iyi davranışı kısmayı gerektiren bir hâlin şuyûu halinde, henüz bu kesinlik kazanmasa bile, iyi davranışı, iltifatı azaltmanın cevazı. Bu davranış karşı tarafın hatasını idrak ederek itiraf etmesine veya özrünü  açıklamasına imkân tanır.

29- Hasta sahipleri, hastayı  üzecek bir şeyi, hastalığını artırmaması için kendisine bildirmemeleri gerekir.

30- Kadın bir ihtiyaçla çıktığı zaman, yanına, kendisinden emin olunan birinin ona  arkadaşlık veya hizmet etmesi için refâkat etmesi.

31- Müslümanın, Müslümanı müdafaa etmesi, hele o, fazilet sâhibi biri ise.

32- Bedir ehlinin fazilette önde olduklarını beyanı.

33- Kötü bir durum şuyû bulduğu takdirde üzerine gitmek, tahkik etmek, gerçek mi, değil mi ortaya çıkarmak müstehabtır.

34- Kötülükle itham edilenin halini, daha önce hayırla bilinmekte ise ve tahkik esnasında önceki hâline muhâlif bir şey de görülemedi ise iyilik üzerine esas almak caizdir.

35- Ümmü Mistah'ın mümtaz bir fazileti görülmektedir. Zira Hz.Aişe hakkında düştüğü hatadan sonra, Mistah'a annelik sevgisi göstermemiş, aksine hakaret etmiştir.

36- Kişi işittiği şeyin yalan olduğunu tahmin edince, Sübhanallah diyerek hayretini ifade etmesi müstehabtır.

37- Kadının evden çıkışı -ebeveynini ziyaret için bile olsa- kocasının iznine bağlıdır.

38- Haber-i vahid, sâdık kişiden bile olsa ihtiyatla karşılanması müstehabtır.

39- Zan mertebesinden çıkıp yakîn mertebesine yükselmeyi araştırmak müstehabtır.

40- Kişinin akrabalık vs. sebeplerle temâs ettiği kimselerle istişâre etmesi ve istişâre ederken, fikirlerinin  isabetliliği tecrübe ile sübût bulanları tercih etmesi, böylesi, akraba olmasa bile tercih etmesi müstehabtır.

41- İthama uğrayanın halinin araştırılması, araştırma yaparken, gerçek durumun ortaya çıkması için itham konusunun söylenmesi müstehabtır. Bu gıybetten addedilmemiştir.

42- Tezkiye için: "Hayırdan başka bir şey bilmiyorum" denmesi müstehabtır. Bu ifade hususî durumundan bilinen kadarıyla adaleti önceden tahakkuk etmiş bulunan kimse hakkında yeterlidir.

43- Şahitlik hususunda titizlik müstehabtır.

44- Mühim bir hâdise karşısında imam kıvrak zekâlı olmalıdır.

45- Kendinden küçükle istişâre caizdir.

46- Bir kimse hakkında kendisinden açıklama istendiği zaman, kişi, onda mevcut olan kusuru açıklayacaksa ve bunun özrünü de biliyorsa, önce özrü beyan etmesi müstehabtır. Nitekim Berîre, Hz. Aişe'nin ekmek yaparken uyuduğunu söylüyor, ancak "yaşının küçüklüğü"nden ileri geldiğini öncelikle belirtiyor.

47- Bu hadis Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in kendi kesin hükmünü vahiy geldikten sonra beyân ettiğini gösteriyor.

48- Allah ve Resûlü için gösterilen hamiyet zemmedilemez.

49- Akraba kötülük de yapsa sıla-i rahm kesilmez, iyilik yapılmaya devam edilir.

50- Batıl işe girişene hakâret etmek câizdir.

51- Hataya "yalan" (kizb) kelimesinin kullanılması. (Rivayetlerde buna sıkça rastlanır. Ashab birbirlerini zaman zaman "kizb"le itham etmiştir. Bu, "yalan söyledi" demek olmayıp "hata etti"  demektir..

52- Bu rivayette Hz. Aişe, Hz. Aişe'nin ebeveyni, Safvan, Ali İbnu Ebî Tâlib, Üsâme İbnu Zeyd, Sa'd İbnu Muâz, Üseyd İbnu Hudayr (radıyallahu anhüm ecmâin) hazerâtının yüce faziletleri de beyân edilmektedir.

53- Husumeti ortadan kaldırmak ve  fitneyi teskin etmek hususunda  gayret göstermek, husumet ve fitneye götürecek yolları,  sebepleri ortadan kaldırmanın gereği gözükmektedir.

54- İki zarardan daha büyüğünü atlatmak suretiyle hafif olanını sineye çekmek.

55- Ezâya tahammül etmenin fazileti.

56- Resulü Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm)'e muhalefet edenden uzaklaşmak. En yakınımız, en sevdiğimiz bile olsa..

57- Resulü Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm)'e söz veya fiille eziyet veren, hakâret eden kimsenin öldürüleceği anlaşılmaktadır. Zira, Sa'd İbnu Muaz bu hususu mutlak bir şekilde ifade buyurmuş, Resulü Ekrem (aleyhissalâtu vesselâm) de buna itiraz etmemiştir.

58- Mühim bir söze başlarken elhamdülillah ve şehâdet kelimeleriyle başlamak.

59- Tevbenin meşru olduğu görülmektedir. İyi niyetli, hâlis kimselerin tevbesi kabul edilmiştir. Ancak affedilmek için sâdece itiraf yeterli olmamakta, pişmanlık da gerekmektedir.

60- İşlenmemiş olan bir suçla itham edilince onu itiraf etmemek gerekir. Gerçek ne ise o söylenmeli veya sükût edilmelidir.

61- Sabrın sonu selâmet getirir ve övgüye mazhar olur, sabredene de gıbta edilir.

62- Söz söylemede öncelik büyüğe tanınır, küçük ikinci plânda konuşur. Meseleyi iyi kavrayamamış olan da konuşmasını ikinci plana bırakır.

63- Yeni bir nimete mazhar olan veya belayı defeden kimse müjdelenir, tebrik edilir.

64- Müjdeli haber alan kimse, bu haberi alınca sevinmeli, neşelenmeli ve gülmelidir, bu caizdir, sünnettir.

65- Şiddet anında, yaşının küçüklüğü, tecrübesizliği gibi sebeplerle feveran eden kimselerin mazur addedilmesi.

66- Kadının kocasına ve ebeveynine karşı cür'etkâr  davranması caizdir.

67- Musibete düşen kimse, ondan kurtulunca, onun yavaş yavaş bundan haberdar edilmesi gerekir. Zira birden bire duyulursa kalbini ferah kaplar ve bu, onun helâkına sebep olabilir.

68- Başına bir musibet gelince Allah'a tevekkül edip, işi O'na bırakmak (tevfiz) büyük bir fazilettir. Bunda muvaffak olanın üzüntü ve kederi hafif olur.

69- Hayır yolunda ve bilhassa sıla-i rahm uğrunda harcamaya teşvik gözükmektedir.

70- Kendisine kötülük yapmış olana iyilikle  mukâbele edenin veya affedenin mağfirete mazhar olması.

71- Hayır yapmama hususunda yemin eden kimsenin yemininden dönmesi müstahsendir, makbuldür.

72- Başa gelen musibetlerde Kur'ân ayetleriyle istişhadda bulunmanın (şahid olarak kullanmanın) caiz olduğu.

73- Büyük peygamberlerin mâruz kaldıkları musibetleri örnek edinmek.

74- Şaşkınlık ve hayrete düşüldüğü, büyük bir vak'a  karşısında kalındığı vakit sübhânallah demek.

75- Gıybet etmenin, gıybet  dinlemenin zemmedilmesi, kötülenmesi.

76- Birbirlerini gıybet edenlerin bundan zecredilip yasaklanmaları, hususan, mü'min yapmadığı bir şeyle itham ediliyorsa.

77- Kötü ve çirkin bir fiilin şuyûunun (dedikodu ile duyurulmasının) zemmedilmesi, kötülenmesi.

78- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin berâet ve suçsuzluğunda şüpheye düşmek haramdır.

ـ4ـ

وعن عائشة رَضِىَ اللَّهُ عَنْها قالت: ]لَمَّا نَزلَ عُذْرِى قَامَ رسَولُ اللَّه # عَلَى المِنْبَرِ وَذَكَرَ ذلِكَ وَتََ الْقُرآنَ وَأمَرَ بِامْرَأتَينِ وَرَجُلٍ فَجُلِدُوا الحدَّ[. أخرجه الترمذى.

4. (719)-Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Benim özrümle ilgili âyet indiği zaman Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) minbere çıktı, günahsız olduğumu belirtti, arkasından ilgili âyetleri okudu ve iki kadın ve bir erkeğin cezalandırılmalarını emretti. Üçü de had cezası olan celde'ye (değneklenmeye) tâbi tutuldular. [Tirmizî, Tefsir,  Nur (3180).]

AÇIKLAMA:

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin burada bahsettiği vahiy, kendisine atılan iftira ile ilgili olan vahiydir. İfk Hadisesi diye bilinen bu hadisenin hikâyesi önceki hadiste uzun uzun anlatılmıştır.

Rivâyetin Tirmizî'deki aslında iki erkek ve bir kadının celde edildiği belirtilir. İki erkek Hassân İbnu Sabit ve Mistah İbnu Üsâse'dir. Kadın da Hamnâ Bintu Cahş'tır.

Bir rivayette İfk Hadisesi'nin asıl müsebbibi olan Abdullah İbnu Ubey İbnu Selül'ün ismi, cezalandırılanlar arasında geçmiyor. Onun da cezalandırıldığını teyid eden rivayet mevcut ise de bu husus âlimler arasında ihtilâflı kalmıştır, kesinlik yoktur.

ـ5ـ

وعنها رَضِىَ اللَّهُ عَنْها قالت: ]يَرْحَمُ اللَّهُ نِسَاءَ الْمُهَاجِراتِ ا‘وَلِ لَمَّا نَزَلَ: وَلْيَضْرِبْنَ بِخُمُرِهِنَّ عَلى جُيُوبِهنَّ اŒيةَ. شَقَقْنَ مُرُوطَهُنَّ فَاخْتَمَرْنَ بِهَا[. أخرجه البخارى وأبو داود

.5. (720)-

Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Allah ilk muhacir kadınlara rahmetini bol kılsın; "Kadınlar baş örtülerini yakalarının üzerini (örtecek şekilde) koysunlar" (Nur 31) âyeti indiği zaman örtülerini (kenardan)  yırtarak onunla (yüzlerini de) örttüler." [Buhârî, Tefsir, Nur 12; Ebu Davud, Libas 33, (4102).]

AÇIKLAMA:

1- TESETTÜR EMRİ:

İslâm'ın bidâyetinde, kadınlar kılık kıyafetçe câhiliye devrinin örfüne uyuyorlardı. İçtimâî hayatta da kadın-erkek ihtilâtı esastı. Cinsler arasındaki ayırımı ve kadın kıyâfetini tanzim eden yukarıdaki âyet muahhar vahiylerdendir.

Yukarıdaki rivayette tesettür âyetine hassaten Muhâcir kadınların riâyet ettiği tebârüz ettirilmektedir. Ancak başka rivayetlerde Ensar kadınları da zikredilmektedir. Bunlardan birine göre, Hz. Aişe'nin yanında Kureyş kadınları ve onların faziletleri medar-ı bahs edilince, şöyle denilmiştir: "Muhakkak ki Kureyş kadınları faziletli kimselerdir.Ancak Allah'a kasem olsun, Ensar kadınlarından efdalini de görmedim. Allah'ın kitabını tasdik etmede onlar daha şedîd, tenzile inanmada daha önce idiler. Nur suresi inmiş, örtünmeyi emretmiştir, kocaları bu yeni inen âyetleri hanımlarına okumak üzere evlerine geldiler. Hiçbiri hâriç kalmadan bütün kadınlar derhal örtülerine büründüler. Ertesi gün sabah namazında hepsi, yüzünü de  örtecek şekilde başlarını sarmış idi ve sanki başlarının üzerinde kargalar vardı."

Şu halde, örtünme emrine, Muhacir olsun, Ensar olsun bütün Müslüman kadınlar derhal uyup tatbik etmişlerdir.

Hadis metninde geçen    اختمرن   "örttüler"  tabirini şârihler, yani "yüzlerini örttüler" şeklinde anlarlar. Biz de tercüme de o şekilde kaydettik.

İbnu Hacer, ihtimar tabiriyle ifade edilen örtünmeyi şöyle tarif eder: "Bu, örtüyü başa koyup, sağ taraftan sol omuz üzerine atmasıyla gerçekleşir." Ayrıca "cahiliye kadınlarının örtülerini geriye salıp ön taraflarını açtıklarını, bu yüzden örtünme emrinin geldiğini, Ferrâ'dan naklen kaydeder.

2- TESETTÜR ÂYETİ

Nur suresinin tesettürle ilgili âyetinin tam meali şöyledir:

"(Ey Peygamber), mü'min erkeklere söyle gözlerini haramdan sakınsınlar ve ırzlarını korusunlar. Bu,  kendileri için çok temiz (bir hareket)dir. Şüphesiz ki Allah, (kullarının ne) yapacaklarından hakkıyla haberdardır.

Mü'min kadınlara da söyle gözlerini (haramdan) sakınsınlar, ırzlarını  korusunlar. Zinetlerini açmasınlar. Bunlardan görünen kısmı müstesna. Baş örtülerini yakalarının üstünü (kapayacak surette) koysunlar.  Zinet (mahal)lerini kendi kocalarından yahud kendi babalarından, yahud kendi oğullarından, yahud kocalarının oğullarından, yahud kendi biraderlerinden, yahud kendi biraderlerinin oğullarından, yahud kızkardeşlerinin oğullarından, yahud kendi kadınlarından, yahud kendi ellerindeki  memlûkelerden, yahud erkeklerden  yana ihtiyacı olmayan (yani erkeklikten kalmış bulunan) hizmetçilerden, yahut henüz kadınların gizli yerlerine muttali olmayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizleyecekleri zinetleri bilinsin diye ayaklarını da vurmasınlar. Hepiniz Allah'a tevbe edin ey mü'minler. Tâ ki korktuğunuzdan emin, umduğunuza nâil olasınız" (Nur 30-31).

AVRET

İslâm'da yabancıya karşı örtülmesi gereken yerlere avret denir.

Ayet-i  kerimede emredilen örtünme keyfiyetinin anlaşılması için, Fahreddin-i Razi'den bazı özet açıklamalar kaydediyoruz:

Avret dört kısımdır:

1- Erkeğin erkeğe karşı avreti,

2- Kadının kadına karşı avreti,

3- Kadının erkeğe karşı avreti,

4- Erkeğin kadına karşı avreti.

1- ERKEGİN ERKEGE KARŞI AVRETİ: Erkek göbekle diz arası hariç bir başka erkeğin her tarafına bakabilir. Göbek ve diz avret değilir. Ancak Ebu Hanife merhum'a göre diz avrettir.

İmam Malik: "Diz avret değildir" buyurmuştur.

"Diz avrettir" diyenlerin delili Huzeyfe (radıyallahu anh)'nin yaptığı şu rivayettir: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) ben mescidde dizim açık vaziyette otururken bana uğradı ve: "Dizini ört, o avrettir" buyurdu."

Hz. Ali (radıyallahu anh)'ye de: "Dizini açma, diri veya ölü hiç kimsenin dizine bakma" diye emretti.

Eğer yüze veya bedenin bir başka yerine şehvetle bakacak olursa veya fitne korkusu olursa -ki henüz sakalı çıkmayan parlak (emred) oğlanlara bakmak böyledir- bu bakış da helal olmaz, kesinlikle haramdır.

Erkeğin bir başka erkekle aynı  yatakta beraber yatmaları caiz değildir, hatta bunlardan her biri yatağın uzak köşelerinde yatmış olsalar bile. Bu hususta Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)  şöyle buyurmuştur: "Erkek erkekle aynı örtünün içine girmesin, kadın da kadınla aynı örtünün içine girmesin."

Kişinin  şefkatle evladını öpmesi hariç, bir başkasını yüzünden öpmesi, kucaklaşması mekruhtur. Ancak musâfaha müstehabtır, zira Hz. Enes (radıyallahu anh) şunu rivayet etmiştir: "Bir adam: "Ey Allah'ın Resûlü, bizden bir erkek, kardeşiyle veya arkadaşıyla karşılaşacak olsa onun için eğilmeli midir?" diye sordu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

"- Hayır!" cevabını verdi. Adam:

"- Kucaklayıp, öpmeli midir?" Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın:

"- Hayır!" cevabı üzerine, adam tekrar:

"- Elinden tutup musâfaha etmeli midir?" diye sordu. Bu sefer Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm):

"- Evet!" cevabını verdi."

2- KADININ KADINA KARŞI AVRETİ: Bu erkeğin erkeğe karşı avreti gibidir. Kadın, bir başka kadının dizgöbek arası hariç her tarafına bakabilir. Fitne korkusu olursa bu caiz olmaz. Keza beraber yatmaları da caiz olmaz.

Zımmî (yani gayr-i müslim) kadın Müslüman kadının bedenine bakabilir mi? sorusuna: "Müslüman kadının Müslüman kadına bakması gibi caizdir" denmiştir. Ancak doğru olanı câiz olmamasıdır, çünkü o dinde yabancıdır. Zira Cenab-ı Hakk Teâla hazretleri  (yukarıda mealini kaydettiğimiz ayette) "kendi kadınlarından" buyurmaktadır. Zımmî kadınlar bizim kadınlarımızdan değildir.

3- KADININ ERKEGE KARŞI AVRETİ:

Burada şu durumlar vardır:

a) Kadın yabancıdır,

b) Zâtu'rrahm (akraba)dır.

c) Müstemtia (istifraş edilen câriye)'dir.

a- Kadın yabancı ise: Bu da hür veya köle olabilir.

Hür ise: Bütün bedeni avrettir. Eller ve yüz hâriç, hiçbir yerine bakılamaz, haramdır. El ve yüz caizdir. Çünkü alışverişte yüzünü açmaya, verip-almada elini çıkarmaya mecbur ve muhtaçtır.

"El" ile içini ve dışını kastediyoruz. Bilekler "el"e girmez.

"Elin sırtı da avrettir" diyen olmuştur.

Bilesin ki, biz "kadının bedeninden hiçbir yerine bakmak caiz değildir", "ellerine ve yüzüne bakmak caizdir" dedik. Her iki söz için de istisna mevcuttur.

"Eline ve yüzüne bakmak caizdir" sözüne gelince, bilesin bu üç kısımdır.(1)

1) Garaz ve fitnenin bulunmadığı bakma.

2) Fitne olup, garaz bulunmayan  bakma.

3) Fitne ve (şehvet) garazı bulunan bakma.

1- Garaz ve fitnenin bulunmadığı bakma: Bilesin yabancı kadının yüzüne kasd-ı mahsusla bakmak caiz değildir. Nazarı, aniden isabet edecek olursa gözünü sakınması gerekir. Zira âyet-i kerime: "Mü'min erkeklere şöyle, gözlerini sakınsınlar" (Nur 30) diye emrediyor.

"Fitne mevzubahis değilse bir kerecik bakmak caizdir" diyen olmuştur. Ebu Hanife merhum bu görüştedir. Ancak ikinci sefer bakmak caiz değildir, zira âyet-i kerime: "Bilmediğin  şeyin ardına düşme, doğrusu göz, kulak ve kalb bunların hepsi o şeyden mes'uldür." (İsra 36) buyurmaktadır.

Kezâ Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) da: 

 ياعلى تتبعَ النظرة النظرة فان لك ا ولى وليست لك اخره   "Ey Ali, bakışına ikinci bir bakış ekleme. Birinci bakıştan sorumlu değilsen de ikincisinden sorumlusun" buyurmuştur.

Hz. Câbir (radıyallahu anh) de şunu anlatır: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a iradî olmayan ani nazar hakkında sordum. Bana, "bu durumda gözümü çevirmemi" emretti."

Birinci bakışta sorumluluk olmayışı, bundan kaçınmak mümkün olmadığı içindir. Kasıd olsa da olmasa da birinci bakış için af hükmü konmuştur.

2- Garaz olup fitne olmayan bakış: Bu da farklı şekillerde olabilir:

a) Evlenmek istediği kadının eline yüzüne bakmak gibi.

Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)'nin rivayetine göre: "Bir erkek Ensar'dan bir kadınla evlenmek istemişti. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine: "Kadını gör, zira Ensar'ın gözünde bir şeyler vardır(2) buyurmuştur. Bir başka hadislerinde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyururlar:

"Biriniz kadın isteteceğiniz zaman ona bakmasında bir vebal yoktur, yeter ki ona, istetmek maksadıyla baksın."

Muğire İbnu Şu'be (radıyallahu anh) de şunu anlatır:

"Ben bir kadına tâlib oluştum, aleyhissalâtu vesselâm efendimiz:

"- Onu gördün mü?" dedi. Ben:

"- Hayır!"  deyince, bana:

"- Git bak, onu önceden görmen, aranızdaki sevginin devamını sağlar!"  buyurdu.

Bu rivayetler, evlenmek istediği takdirde, kadının yüz ve ellerine şehvet niyetiyle bakmanın caiz olduğuna delâlet eder. Bu hususa  kezâ, şu âyet-i kerime de delalet eder:

"Ey Muhammed! Bundan sonra sana hiçbir kadın, cariyelerin bir yana, güzellikleri ne kadar hoşuna giderse gitsin, hiçbirini boşayıp başka bir eşle değiştirmen helâl değildir" (Ahzâb 52). Burada, "güzelliği hoşa gitmek" ancak yüzlerine bakmakla olur.

Evlenmek niyetiyle bakmanın keyfiyeti hususunda ileri sürülen görüşleri Nevevî merhum şöyle özetler: Evlenme niyetiyle bakmada kızın rızasına hâcet yoktur. Hatta haberi olmadan bakmak daha uygundur. Ancak İmam Mâlik: "Haberi olmadan bakmayı uygun bulmam, çünkü kadının avretini de görme ihtimâli var" demiştir. Yine Malik'ten gelen zayıf bir rivayette, "Kadının izni olmadan erkek ona bakamaz" demiştir. Bu zayıf bir görüştür, çünkü Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bu husustaki izni mutlaktır, kızın izni şart koşulmaz, çünkü çoğunlukla izinden utanırlar. Bunda ayrıca aldatmaca da söz konusudur. Bir de, erkek bakıp beğenmezse kızı terkedecektir, bu ise onun kırılmasına ve üzülmesine sebep olur. Bu sebeplerle Şâfiî ulemâsı: "Erkeğin, istemezden önce kızı görmesi müstehabtır. Böylece hoşuna gitmediği takdirde, kızın üzüntüsüne sebep olmadan vazgeçer, halbuki talebten sonra vazgeçecek olursa, üzüntü olur" demişlerdir.

Yine ashabımıza göre, "Erkek bizzat göremezse güvenilir bir kadın göndererek baktırır. Bu da talebten önce olmalıdır, sebebini açıkladık."

b) Câriye satın alma sırasında kişi avret olmayan yerine bakma hakkına sahiptir.

c) Alışveriş sırasında da kadının yüzüne bakar. Ta ki, gereği halinde onu tanıyabilsin.

d) Kadın şâhidlik yapacağı zaman kadına bakabilir, bu durumda da sadece yüzüne bakar, zira tanımak için yüzün görülmesi yeterlidir.

3- Fitne ve (şehvet) garazın bulunduğu bakışa gelince: Bu şehvet niyetiyle kadına bakmaktır, işte yasaklanan bakış budur. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu bakışın haramlığını şöyle ifade buyurmuştur:  

  العينان تزنيان   "Gözler zinâ yapar."

Keza Hz.Cabir (radıyallahu anh) şunu anlatır: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gözün ani bakmasından sordum, bana "başımı derhal çevirmemi" emretti.

YABANCIYA BAKMA YASAGI İLE İLGİLİ İSTİSNALAR

1- Emin doktor, muayene ve teşhis için yabancı kadına bakabilir. Sünnetçinin sünnet edeceği kimsenin fercine bakması da böyledir. Bu durumlarda zaruret vardır.

2- Zâniye kadının fercine, zina hususunda şehâdet edebilmek için âmden bakabilir. Keza doğuma şehadet edebilmek için de kadının fercine bakabilir. Keza raza (emme) vak'asına şehâdet için de kadının memesine bakabilir.

Ebu Said el-Istahrî der ki: "Bu sayılan durumlarda da erkeğin kadının fercine kasden bakması caiz olmaz çünkü, zinânın setri mendubtur. Doğum ve raza (emme) meselelerinde  de kadının şehâdeti makbuldür. Şehâdet için erkeğin bakmasına ihtiyaç yoktur.

3- Kadının yanma, boğulma tehlikelerine  maruz kalsa, kurtarılması için vücuduna bakmak caizdir.

CARİYENİN AVRETİ:

Yabancı kadın hür değil de cariye ise bazı alimler "Onun avreti göbekle diz arasıdır" demiştir.

Bazıları da "Cariyenin avreti yaptığı iş sırasında açılmasına ihtiyaç olmayan kısımlardır" demiştir. Buna göre, câriyenin başı, kolları, bacakları, boynu, göğsü avret sayılmaz. Sırtı, karnı, kollarının yukarısı avret mi değil mi münâkaşa edilmiştir.

Ne erkeğin kadına, ne de kadının erkeğe  dokunması hiçbir surette caiz değildir. Hacâmat, sürme veya bir başka sebep dokunmayı caiz kılmaz. Zira dokunmak, şeriat nazarında bakmaktan daha beterdir. Zira, dokunmak  suretiyle inzâl vaki olursa orucu bozduğu halde bakmak suretiyle vâki olan inzâl orucu bozmaz. Ebu Hanife merhum: "Erkeğe, cariyenin bakılması helâl olan yerlerine dokunması da câizdir" demiştir.

Yine Ebu Hanife merhum: "Kadın, erkeğin nesb, raza (emme) veya sıhriyyet sebebiyle mahremi olduğu takdirde, ona karşı kadının avreti göbekle diz arasıdır, tıpkı erkeğin erkeğe avreti gibi" demiştir.

Diğerleri ise: "İş sırasında açılmayan yerleridir" demiştir.

MÜSTEMTİA (denen zevce, cariye gibi istifraşı helâl olan kadının) avretine gelince, erkeğin, bütün uzuvlarına bakması caizdir. Hatta fercine bile bakabilir, ancak ferce bakmak mekruhtur. Kişinin kendi fercine bakması da mekruhtur. Zira, ferce bakmanın bir nevi körlüğe sebep olacağı rivayetlerde gelmiştir. Kadının fercine bakmanın caiz olmadığı da söylenmiştir. Kadının kendine ayırdığı cariye veya müdebbere (ölümünden sonra hür olacak câriye) veya ümmü veled (efendisine çocuk doğurarak yarı hür hâle gelen, satılamayan cariye) veya merhune (rehinelenmiş câriye) olması farketmez. Cariye Mecusi veya mürted veya puta tapan, veya kendisiyle bir başkası arasında müşterek veya evli veya mukatebe anlaşması yapmış ise, bu  durumda câriye yabancı kadın gibidir. Amr İbnu Şuayb babası,  dedesi tarikiyle Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den şu hadisi rivayet eder: "Sizden biri cariyesini kölesiyle veya işçisiyle evlendirirse, artık göbekten aşağı ve dizden yukarısına bakmasın."

ERKEGİN KADINA KARŞI AVRETİ:

1- Erkek, kadına yabancı ise: Erkeğin ona karşı avreti göbekdiz arasıdır. Ancak, "eller ve yüz hariç bütün bedenidir" diyen de olmuştur, tıpkı erkeğe karşı kadının avreti gibi...

Ancak birinci görüş esahh olan görüştür.

Erkeğin bedeni ile kadınınki kıyas edilemez, zira kadının bedeni zatı itibarıyle avrettir. Bunun delli şudur: Kadın, vücudu açık namaz kılamaz, halbuki erkek kılabilir. Fitne korkusu olduğu zaman, kadının bakmaya kasdetmesi caiz olmaz. Keza, erkeğin yüzüne tekrarla bakması da caiz değildir. Zira Ümmü Seleme (radıyallahuanhâ)'den rivayet edildiğine göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yanında Meymûne (radıyallahu anhâ) ile otururlarken âmâ olan İbnu Ümmü Mektum çıkageldi ve yanlarına girdi. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara: "İbnu Ümmi Mektum'a karşı örtünün" diye emretti. Ümmü Seleme:

"- Ey Allah'ın Resûlü, bu zât âmâdır bizi görmez ki!" diye karşılık verince (aleyhissalâtu vesselâm) efendimiz açıklar:

"- Siz de mi körsünüz, onu görmüyor musunuz?"

2- Erkek kadının mahremi ise, erkeğin  kadına karşı avreti, göbek ve diz arasıdır.

3- Erkek kadının kocası veya münasebet-i cinsiye helâl olan efendisi ise, kadın erkeğin bütün bedenine bakabilir, ancak fercine bakmak mekruh olur, tıpkı erkeğin kendi fercine bakmasının mekruh olması gibi.

Kişi, giyecek bir şeyi olduğu müddetçe tek başına bile olsa evde çırılçıplak oturamaz, avretini örtmesi gerekir. Çünkü Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şöyle buyurmuştur: "Sakın çıplak durmayın, zira sizin yanınızda, helâ ve eşlerinizle temas esnası hâriç, sizden hiç ayrılmayan (melekler) var."

TESETTÜRÜN HİKMET VE GAYESİ

Yeri gelmişken Bediüzzaman merhumun tesettürün hikmetiyle ilgili bir açıklamasını kaydedeceğiz:

SUAL: Her şeyi bilen ve gören ve hiçbir şey O'ndan gizlenmeyen Allâmu'lguyûb'a (bütün gayıb şeyleri bilen Allah'a)  karşı edeb nasıl olur? Sebebi-i hacâlet olan hâletler, O'ndan gizlenemez. Edebin bir nev'i tesettürdür. Mucibu'l-istikrah hâlâtı setretmektir, Allâmu'lguyûb'a karşı tesettür olamaz?

ELCEVAP: Evvela Sâni-i Zülcelâl, nasıl ki kemâl-i ehemmiyetle san'atını güzel göstermek istiyor ve müstekreh (iğrenç) şeyleri perdeler altına alıyor ve nimetlerine, o  nimetleri süslendirmek cihetiyle  nazar-ı dikkati celbediyor. Öyle de mahlûkatını ve ibâdını sair zîşuurlara güzel göstermek istiyor. Çirkin vaziyetlerde görünmeleri, Cemil ve Müzeyyin ve Latif ve Hakim gibi isimlerine karşı bir nevi isyan ve hilâf-ı edeb oluyor.

İşte sünnet-i seniyyedeki edeb, o Sâni-i Zülcelâl'in esmâlarının hudutları içinde bir mahz-ı edeb  vaziyetini takınmaktır.

Saniyen: Nasıl ki bir tabib, doktorluk noktasında bir nâmahremin en nâmahrem uzvuna bakar ve zaruret olduğu vakit ona gösterilir. Hilaf-ı edeb denilmez. Belki, edeb-i tıb, öyle iktizâ eder, denilir. Fakat o tabib, reculiyet (erkeklik) unvanıyla yahud vâiz ismiyle yahut hoca sıfatıyla o nâmahremlere bakamaz. Ona gösterilmesine edeb fetva veremez. Ve o cihette ona göstermek,  hayasızlıktır. Öyle de: "Sâni-i Zülelâl'in çok esmâsı var. Herbir ismin ayrı bir cilvesi var. Mesela: "Gâffar" ismi, günahların vücudunu ve "Settar" ismi, kusuratın bulunmasını iktiza ettikleri gibi, "Cemil" ismi de çirkinliği görmek istemez. "Latif, Kerim, Hakim, Rahim" gibi esmâ-i cemâliye ve kemâliye, mevcudatın güzel bir surette ve mümkin vaziyetlerin en iyisinde bulunmalarını iktiza ederler. Ve o esmâ-i cemâliye ve kemâliye ise, melâike ve ruhani ve cin ve insin nazarında güzelliklerini, mevcudatın güzel vaziyetleriyle ve hüsnü edebleriyle göstermek isterler.

İşte sünnet-i seniyyedeki âdâb, bu ulvi adabın işâretidir ve düstürlarıdır ve numûneleridir."

Bediüzzaman, elbisenin soğuksıcağa karşı koruyan bir teknik olma dışında kültürel yönüyle de ehemmiyet taşıdığını bir başka yerde şöyle ifade etmiştir:

"Dünyada sun'î libasın hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhafaza ve zinet ve setr-i avrete münhasır değildir, belki mühim bir hikmeti, insanın sâir nevilerindeki tasarruf ve münasebetine ve kumandanlığına işaret eden bir fihriste ve bir liste hükmündedir. Yoksa, kolay ve ucuz fıtrî bir libas giydirilebilirdi. Çünkü bu hikmet olmazsa; muhtelif paçavraları vücuduna sarıp giyen insan şuurlu hayvanatın nazarında ve onlara nisbeten bir maskara olur, mânen onları güldürür. Meydan-ı Haşir'de, o hikmet ve münâsebet yok. O liste de olmaması lâzım gelir.

ـ6ـ

وعن ابن عباس رَضِىَ اللَّهُ عَنْهما. في قوله تعالى: ]وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ أبْصَارِهِنَّ اŒية. قَالَ فَنَسَخَ، وَاسْتَثْنَى مِنْ ذلِكَ: وَالْقَواعِدُ مِنَ النِّسَاءِ الَّتِى َ يَرْجُونَ نِكاحاً اية[. أخرجه أبو داود

.6. (721)-

İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ): "(Ey Muhamed)! Mü' min kadınlara da söyle! Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler iffetlerini korusunlar..." diye başlayıp kadınlara örtünmeyi emreden âyeti (Nur 31) daha sonra gelen şu âyet neshetti ve istisna getirdi: "Evlenme ümidi kalmayan ihtiyarlayıp oturmuş kadınlara, süslerini açığa vurmamak şartıyla dış esvablarını çıkarmaktan ötürü sorumluluk yoktur. Ama sakınmaları  kendileri için daha hayırlı olur" (Nur 60). Ebu Dâvud, Libas 37 (4111).]

AÇIKLAMA:

"İhtiyarlayıp oturmuş"  tabiriyle, yaşlılık sebebiyle  hayızdan kesilip, çocuk yapma imkânından uzaklaşan kadınlar kastedilmiştir. Şu halde, önceki âyetin hükmü böyle âyise dönemine girengirmeyen bütün kadınlara şâmil iken bu âyet bir istisna getirerek, yaşı ilerlemiş kadınlara kılık kıyafette bazı kolaylıklar tanımaktadır. Artık bunlar, gözlerini çevirmekle mükellef tutulmamaktadırlar.

ـ7ـ

وعن جابر رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ قال: ]كَانَ عبدُاللَّهِ بنُ أبىّ ابنُ سَلُولَ يَقُولُ لِجَارِيَةٍ لَهُ اذْهَبِى فَابْغيَا شَيْئاً؛ فأنزلَ اللَّهُ تعالى: وََ تُكْرِهُوا فَتَيَاتِكُمْ عَلَى الْبِغَاءِ إنْ أرَدْنَ تَحصُّناً اŒية[. أخرجه مسلم وأبو داود

.7. (722)-

Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Abdullah İbnu Übey İbni Selül câriyesine: "Git biraz fâhişelik yap (da para kazan)" diye emretti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk: "Dünya hayatının geçici menfaatini elde etmek çin, iffetli olmak isteyen cariyelerinizi fuhşa zorlamayın..." (Nur 33) meâlindeki ayeti inzâl buyurdu." [Müslim, Tefsir 26, (3029); Ebu Dâvud, Talâk 50, (2311).]

AÇIKLAMA:

Bu çirkin işi cariyesine emreden Abdullah İbnu Übey İbni Selül Medine'deki münafıkların başıdır. En kritik anlarda Müslümanlara gâileler çıkarmış, önüne çıkan her fırsatı nifak yolunda değerlendirmeyi ihmal etmemiş bir kimsedir.

Ayet-i kerime, cariyelerin fuhşa teşvik edilmesini yasaklamaktadır.

Gerek isteyerek, gerekse mecbur kılınarak yapılsın, zinanın her çeşidini İslâm dini kesinlikle haram eder, zinayı meşru kılacak hiçbir mâzeret tanımaz.

ـ8ـ

وعن عكرمة قال: ]إنَّ نَفَراً مِنْ أهْلِ الْعِرَاقِ قَالُوا بنِ عَبّاسٍ رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُما: كَيْفَ تَرَى في هذِهِ اŒيةِ الَّتِى أمرْنَا بِهَا وََ يَعْمَلُ بِهَا أحَدٌ؛ قَولِ اللَّهِ عزَّ وَجَلَّ: يَا أيُّها الَّذِينَ آمَنُوا لِيَسْتَأذِنْكُمُ الَّذِىنَ مَلكَتْ أيْمَانُكُمْ اŒية. فقَالَ ابن عباس رَضِىَ

اللَّهُ عَنْهُما: إنَّ اللَّهَ حَلِيمٌ رَحِيمٌ بِالْمُؤمِنِينَ يُحِبُّ السِّتْرَ، وَكَانَ النَّاسُ لَيْسَ لِبُيُوتِهِمْ سُتُورٌ وََ حِجَابٌ فَرُبَّمَا دَخَلَ الخَادِمُ أوِ الْوَلَدُ أوِ الْيَتِيمَةُ وَالرَّجُلُ عَلَى أهْلِهِ؛ فأمَرَهُمُ اللَّهُ تعالى بِاِسْتِئْذَانِ في تِلْكَ الْعَوْرَاتِ فَجَاءَهُمُ اللَّهُ بِالسُّتُورِ وَبِالْخَيْرِ فَلَمْ أَرَ أَحَداً يَعْمَلُ ذلِكَ بَعْدُ[. أخرجه أبو داود

.8. (723)-İkrime (radıyallahu anh) anlatıyor: "Irak ahalisinden bir grub İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ)'a dediler ki:

- Şu âyet hakkında ne dersiniz? "Ey iman edenler! Ellerinizin altında olan köle ve câriyeler ve sizden henüz erginliğe ermemiş olanlar sabah namazından önce, öğle sıcağından soyunduğunuzda ve yatsı namazından sonra yanınıza gireceklerinde üç defa izin istesinler. Bunlar sizin için açık bulunabileceğiniz üç vakittir. Bu vakitlerin dışında  birbirinizin yanına girip çıkmakta,size de, onlara da bir sorumluluk yoktur. Allah size âyetlerini böyle açıklar. Allah bilendir. Hakim'dir" (Nur 58). Cenâb-ı Hakk burada kesin emirde bulunduğu halde biz bunları tatbik etmiyoruz, dediler.

İbnu Abbâs (radıyallahu anhümâ): "Allah mü'minlere karşı halîm ve rahimdir. Onları örtmeyi sever. İnsanlar o zaman evlerinde ne örtü ne de perde kullanmıyorlardı. Bazan hizmetçisi veya evlâdı veya yetimesi, kişi ehlinin üzerinde iken çıkagelirdi. Cenab-ı Hakk bunun üzerine, mezkur avret vakitlerinde izin istemeyi emretti. Böylece Allahu Teâla onlara örtü ve hayır getirdi. Ne var ki, hâlâ bu emirle amel eden tek kişi görmedim." [Ebû Dâvud, Edeb 141 (5191, 5192).]

AÇIKLAMA:

Bu âyet, gerek aile ferdlerinin birbirleriyle temaslarını tanzimde ve gerekse bir Müslüman evinin ana planını tesbitte son derece ehemmiyetli bir irşâd-ı İlâhi olmaktadır.

Ancak ne var ki, İbnu Abbâs'ın âyetle ilgili yakınmalarından, isti'zân  âyetinin hükmüyle amel hususunda Müslümanların gerekli titizliği bidayetten beri göstermedikleri anlaşılıyor.

Beyhakî'nin kaydettiği  bir rivayette İbnu Abbas (radıyallahu anh) bu ihtimâli çok ağır ifadelerle dile getirir: "Kur'ân'da bir âyet var, insanların çoğu ona inanmadılar: etmiyorlar" der ve yukarıda meâlen kaydettiğimiz isti'zan ayetlerini tilâvet eder.

Celâleyn Tefsiri'nde: "Bu âyet için bazıları "mensuh", bazıları da "mensuh değil" demiştir. Gerçek şu ki, insanlar bunun hükmüyle amel etmemek suretiyle kadrini bilemediler" denmektedir.

Ayet-i kerime, aile halkının belli vakitlerde birbirlerine izinle girmelerini emrettiğine göre evin iç taksimatı, nüfusa uygun şekilde çok olmalıdır. Bölmesiz tek odadan ibaret mesken Müslüman evi olamaz. Müslümanın evi aile ferdlerine âyette zikri geçen "avret vakitler"de mahremiyet sağlayacak şekilde birçok bölmeler, odalar ihtiva etmelidir.

Meskenle ilgili teferruatı, daha önce, Binâ ile alâkalı bölümde çok geniş olarak işlediğimiz için, bu mevzuda fazla bilgi edinmek isteyen okuyucumuza oraya bakmayı tavsiye ederiz (401-408. hadisler. Açıklamamız 408. hadisten sonradır.)

______________

(1) Bu üç değil, dört olacak, belki de bir müstensih hatasıdır.
(2) "Ensar'ın gözünde bir şey vardır" sözünden murad gözlerinin küçüklüğüdür, bazıları, "Ensar'ın mavi gözlü olmaları kastedilmiştir" demiştir.


Önceki Başlık: NUR SURESİ - 3
Sonraki Başlık: FURKAN SÛRESİ

Kütüb-ü Sitte eseri AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA A.Ş. izniyle sitemize eklenmiştir.
Not:Arapça yazılarda, Lam elifler, lam ve elif şeklinde ayrı ayrı olarak görünüyor. Ayrıca başka hatalar da olabilir. Bu açıdan okuyucularımızın bunu dikkate almalarını istirham ederiz.