1. CİLT

Hadis Tarihi, Bazı Hadis Meseleleri, Hz. Peygamber'in İlmi Yayma Tedbirleri

2. CİLT

Kur'ân ve Sünnete Sarılma, İtikaf', İhyâ'u'l-Mevat, Îlâ, İsim ve Künye, Kaplar, Ecel ve Emel, Ebeveyne İyilik

3. CİLT

Bey(Alım Satım),Cimrilik,Bina, Tefsir

4. CİLT

Kur'an'ın Tilaveti ve Kıraatı,Tevbe,Rüya, İflâs

5.CİLT

Ölümü Temenni, Teşekkür, Cihad, Cidal ve Mirâ, Hacc ve Umre

6. CİLT

Hidane,Hased, Hırs, Haya, Hulk(Huy), Korku, Alemin Yaradılışı, Hilafet ve İmamet, Hul, Dua

7. CİLT

Diyetler, Borç ve Ödeme Âdabı, Zebâih (Kesimler),Dünyanın ve Yeryüzündeki Bazı Yerlerin Zemmedilmesi,Rahmet, Rıfk, Rehin, Riya, Zekât,Zinet

8. CİLT

Sehavet ve Kerem, Sefer (Yolculuk) Âdâbı, Müsâbaka ve Atıcılık, Sual, Sihir ve Kehanet, İçecekler,Şirket, Şiir,Namaz,

9. CİLT

Oruç, Sabır

10. CİLT

Sıdk (Doğruluk), Sadaka ve Nafaka, Sıla-i Rahm, Sohbet, Mehir, Av, Allah'ın Sıfatları, Misafirlik (Ziyafet), , Taharet

11. CİLT

Yiyecekler, Tıb ve Rukye, Talâk (Boşanma), Zıhâr, İlim, Af ve Mağfiret, Âzad Etme

12. CİLT

İddet ve İstibra, Ariyet, Umrâ ve Rukba, Gazveler,Kıskançlık,Gadab (Öfke), Gasb,Gıybet ve Nemine,Musiki ve Eğlence, Gadr (Vefasızlık), Fezâil

13. CİLT

Feraiz ve Mevaris (Miraslar), Fitneler Hevalar ve İhtilaflar, Kader

14. CİLT

, Kaza (Dava) ve Hüküm, Katl, Kısas, Kasâme, Mudarabe, Kıssalar, Kıyamet, Kesb (Kazanç), Yalan

15. CİLT

Kebair, Libas (Giyecekler), Lukata (Bulutular), Lian, Lakît, Oyun ve Eğlence, Lanetleme ve Sövme, Mev'izeler, Muzaraa (Ziraî Ortaklık), Medh, Mizah ve Şakalaşma, Ölüm, Mescidler, Peygamberlik, Nikah

16. CİLT

Nikah, Nezr (Adak, Niyet ve İhlas, Nasîhat ve Meşveret, Nifak, Yıldızlar, Hicretler, Hediye, Hibe, Vasiyet, Vaad, Vekâlet, Vakıf, Yemin, İlaveler, Taharet, Namaz, Ezan

17. CİLT

Bu cild İbn Mace’nin Sünenine aittir. Mescidler ve Cemaatler, Namazı Eda ve Namazın Sünnetleri, Cenaze, Oruç, Zekat, Nikah (Evlenme), Talak, Kefaretler, Ticaretler, Ahkâm, Hibeler, Sadakalar, Rehinler, Şuf'a, Lukata (Buluntular), Köle Azad

    Hadis Ansiklopedisi | 11. CİLT

TIB VE RUKYE BÖLÜMÜ - 1

(Bu bölümde iki bab var.)

 

BİRİNCİ BAB

TIB HAKKINDA

TEDAVİNİN CEVAZI

*

TEDAVİNİN  MEKRUHLUGU

*

RESULULLAH'IN VASFETTiGİ  İLAÇLAR

*

İKİNCİ BAB

RUKYE VE TEMAİM

*

BİRİNCİ FASIL

RUKYENİN CEVAZI

*

İKİNCİ FASIL

RUKYENİN NEHYİ

*

ÜÇÜNCÜ FASIL

TAUN VE VEBA

*

DÖRDÜNCÜ FASIL

GÖZ DEGMESİ

 

İ'TİZÂR

Okuyucularımız, TIB BÖLÜMÜ'nün  tanzimini, diğer bölümlere nazaran biraz farklı ve mevzuun dışına taşmış bulacaklar. Zira normal olarak bölümler, -ihtiyaca göre uzun veya kısa olan- bir UMUMÎ AÇIKLAMA kısmından sonra hadisler ve hadislerle ilgili açıklamalardan meydana gelir.

Burada ise, iki ilavede bulunduk: Birinci ilavemiz UMUMÎ AÇIKLAMA' dır. İkinci ilavemiz en sona koyduğumuz TIBB-I NEBEVÎ'dir.

Niye böyle yaptık? Özrümüzü beyan edelim:

1- Bu bölümü de mutad şekilde hazırladıktan sonra, günümüzde Batı tipi -mikrop, irsiyet bulaşma, münhasıran maddi müdahale ile, tedavi gibi belli başlı esaslara dayanan-  tababete karşı alternatif tıb adı altında gelişen ve halk tababeti, akapunktur, telkinle, oruçla tedavi gibi insanlığın binlerce yıllık  tedavi metodlarına da yer veren  yeni tıb anlayışlarının  rağbet görmeye başlaması, münâkaşa ve tatbik safhasına konması karşısında TIBB-I NEBEVÎ'yi derli toplu olarak sistematik şekilde vermeyi uygun gördük. Bu sebeple, bölümde mevcut hadisler ve onlarla ilgili açıklamalardan  sonra, buralarda oldukça dağınık ve insicamsız olarak geçen meseleleri özetleyerek ve bazı yeni  ilavelerde bulunarak sistematize etmeyi faydalı ve gerekli bulduk. Böylece görülecek ki, Tıbb-ı  Nebevî, Batı tıbbına reaksiyon  olarak günümüzde ortaya çıkan alternatif tıp telakkisine çok yakın bir mahiyet arzetmektedir. Çünkü nebevî tıp sirayete inanarak karantina ve ilaca yer verdiği gibi, dua, telkin, ibadet ve kıraat-ı Kur'an ve hatta sabır ve tevekküle varıncaya kadar çok değişik metodlarla tedaviye yer vermektedir. İlaveten İslam dışında kalan insanlığın tecrübesine kapıyı açık bırakarak zamanla ortaya çıkabilecek her çeşit tıbbî metodu sinesine barındıracak bir mahiyette  olduğu görülecektir. Şu halde bu durumları belli bir sistemle topluca gösterme gereği, bizi, TIBB-I NEBEVÎ başlığı altında bir özetsonuç kısmı ilavesine sevketti.

2- Hadislerin açıklanmasında eski ülemânın bir tavrı dikkatimizi çekti. Hemen hemen, bütün şârihler, müellifler hadisleri  açıklarken,  Tıbb-ı Nebevî adlı kitaplarını tanzim ederken, devirlerinde tıp âlemine hâkim olan görüşleri, bazı  zaruri ihtiyatlar dışında aynen benimsemişler, hadis-i şerifleri, doktorlar arasında câri ve müsellem mefhumlara göre açıklamışlar ve bu işi yaparken tıbbî tabirleri kullanmışlardır. Sözgelimi hılt, ahlât, sevda, safra... gibi tabirlere yer vermişlerdir. Hadislerin  hep bu tabirlerle açıklandığı görülecek. Bu tabirler ise hemen hemen müslüman müelliflerce Bokrat diye anılan  Hipocrat'ın tıbbına ait tercüme kelimelerden ibaret.

Kısacası, hadisle ilgili bir kısım açıklamaları anlayabilmek  için eski tip diyeceğimiz,  geçmiş devirlere hakim olmuş tıp anlayışının temel mefhumlarını anlamamız gerekmektedir. Okuyucularımıza da bu hususta yardımcı olmak, hadislerin geçmiş asırlarda anlaşılmasında şârihlere müessir olmuş, onları yönlendirmiş belli başlı mefhum (kavram) ve telakkileri müstakillen kaydetme gereğini  duyduk. Eski tıb hakkındaki açıklamalarımızdan sonra günümüz tıbbı hakkında da kısaca bir bilgi sunduk. Böylece, kitabımızın tıb bölümüne girerken, karşılaşacağımız UMUMÎ AÇIKLAMA-I ortaya çıktı. Bu kısmı yaptık diye önceden hazırlamış olduğumuz ve esasını İbnu Hacer'in Buhârî Şerhi'nden aldığımız UMUMÎ AÇIKLAMA'ya hiç dokunmadık, sadece II diye numaraladık.

* Yeri gelmişken şunu belirtmek isteriz: Bilhassa bu ilk kısmın hazırlanması eski tıbbı tanıtıcı kaynaklara müracaatı  gerektirdi. Esefle belirtelim ki, yeni tıp tedrisatımız eski tıp anlayışını tanıtıcı mevzulara müfredat ve programında hiç yer vermemektedir. Halbuki insanlığa en az ikibin yıl boyu hâkim olmuş  bir tıp anlayışının tamamen terki büyük  bir eksiklik. Bugün bir doktorumuz merak sâkiasıyla bunu anlamak istese pek çok müşkille karşılaşacak demektir: Herşeyden önce eskiyi anlatan kitaplar eski yazı ile yazılmış, okuyamaz. Yazı işini halletse dil değişmiş anlayamaz. Hipokrat'dan da evvele dayanıp asırların tecrübeleriyle zenginleşen bu tıbbın özetle tanıtılması, en azından insanlığa ve insanlık tarihine saygının bir gereği idi. Kaldı ki, bizzat Dr. Süheyl Ünver gibi bir kısım müteahhısların ifade ettiği üzere, bu tıbbın  pek çok telakkileri hâla mûteberliğini muhafaza etmektedir. Alternatif tıbcılar ise son zamanlara bunu bir doktrin haline getirmiş, iddia eder olmuşlardır. Meseleye hangi açıdan bakılırsa bakılsın eski tıbb'ın günümüz tabiblerinin anlayacağı üslubta açıklanması gereğine inanıyoruz. İslamî  çevreler için bu, iki kere ehemmiyetlidir. Zira eski tıpla tıbb-ı nebevî'nin pek çok meselede -tabir caizse- izdivacı mevzubahis. Bu yoldan  hadis şerhlerinde İslâmî olmayan bazı unsurların girmiş olma riski var. Nitekim herhangi  tıbbî bir hadisi anlamak için şerhlere müracaat etmek zorundayız. Şerhlerde yer eden ve belli dönemin tıb anlayışını aksettiren bu unsurlar, bizim hadisteki gerçek mesajı yakalayıp kavramamızı zorlaştıran ve hatta  engelleyen bir kısım sisler, puslar, perdeler teşkil edebilir. Nazarlarımızın bu sislerden korunması şerhlerdeki tıbbî unsurların temyizine bu da -söylediğimiz gibi- eski tıbbın bilinmesine bağlıdır.Bunu söylemekle  Ulemâmıza olan güveni terkedelim demiyoruz. İslam ülemâsı belki de olması gerekeni yapmıştır. Elbette hadisleri devirlerinin umumî telakkileri, anlayışları çerçevesinde açıklayacak  idiler, bu onların vazifesidir. Her devrin farklı bir  anlayışı, hadisten kendine has bir hissesi vardır. Halbuki hadisler, bütün insanlığa bütün asırlara ve çağlara yönelik bir  hitaptır, onda herkesin hissesi vardır. Önceki açıklamalara giren belli devir ve mekanların anlayış unsurları bilinmelidir, onlar hadisin kendisine mal edilmemelidir.

Bu söylediğimiz hususlara dikkat edilmediği takdirde, hadislere dil uzatma vak'alarına da rastlanabilir. Halbuki hadislerin vahye dayandığı ülemâca kabul edilen temel prensiplerden biridir. Ona dil uzatmak  hem cehalet olur, hem de dil uzatanın manevî kaybına sebep olur.

Öyleyse  efrâd-ı ümmetin bu vartalardan korunması için yeni çalışmalara ihtiyaç var. Bunlardan biri de eski tıbb esaslarının, günümüz insanının anlayacağı ölçüde açıklanmasıdır.

Şu halde bizim yer verdiğimiz UMUMÎ AÇIKLAMA-I kısmında kaydedeceğimiz bazı açıklamalar bu  çerçevede kabul edilmelidir.

TEŞEKKÜR

Kitabımızın Tıb Bölümü'nü okuyarak bazı hususlarda lutfettiği açıklamalarıyla elimizdeki son şeklin daha mükemmel olarak ortaya  çıkmasında katkıda bulunmuş olan Erzurum Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi Göz Hastalıkları Bölüm Başkanı ve aynı zamanda 17 yıllık kapı komşum olan Prof. Dr. Zeki Çıkman'a teşekkürü bir borç biliyor, Allah râzı olsun diyorum (Ekim 1990).

(BİRİNCİ İLAVE)

UMUMÎ AÇIKLAMA - I

A- ESKİ TIP

Bu tıp milattan dörtbeş asır öncelere dayanır. Batıda  tıp sahasında gerçekleştirilen yeni keşiflere yani 19. asrın başlarına kadar hakimiyetini devam ettirmiştir.(25)

İnsanlığa ikibin yıldan  fazla bir müddet boyunca hizmet eden bu tıb, aynı zamanda cihanşümul olmuş, dünyanın her tarafında itibarını korumuştur. İslam dünyasının da resmi tıbbı olmuştur. Bu tıbbı eski Yunan tabiblerinden Hipokrat ve Galinos temsil eder. Esas dayanağına da ahlat-ı erba'a nazariyesi teşkil eder. Bu nazariye feylesofların  anâsır-ı erba'a (su, hava, ateş, toprak) keyfiyyat-ı erba'a (hararet, bürûdet, yubûset ve rutûbet) gibi başkaca felsefi akidelerinden de istifade etmesini bilmiştir.

Şimdi kurucularından başlayarak  belli başlı meselelerini kısaca tanıyalım:

1- HİPOKRAT: Müslüman tabiblerce Bokrat diya anılan bu zat,  bütün tababetin en büyük maruf üstadı bilinir. Böyle bir insanın yaşamadığı bile ileri sürülecek derecede hayatı  efsaneleşmiş ise de İstanköy'de doğduğu, M.Ö. 460-377 yılları arasında yaşadığı umumiyetle kabul edilmiştir. Eski Tıbbın babası kabul edilir. Bu ilmi hiç yoktan ortaya  koymuş değildir. Kendinden önceki dağınık bilgileri felsefî bir usül çerçevesinde terkib etmiş olması  kesindir, dolayısıyle bu ilmin kurucusu vasfına layık görülmüştür. Ellibeş parçadan müteşekkil

______________

(25) Bugün Batı'da hâkim olan yeni tıbbın tekevvününde rol oynayan belli başlı keşifleri şöyle hatırlatabiliriz:

1895'te Wilhelm Konrad Röntgen, rontgen ışınını buldu.

1895'te Henri Becquerel radyoaktiviteyi buldu.

1878'te Pastör mikrobu buldu ve mikrob tâbiri ilim diline girdi. Bilhassa bu, tıbta bir inkilap yapmıştır.

Vefatı 1793 olan Hollandalı A. Leewenhock, 300 kere büyüten mikroskop yapmayı başardı. 1934'te Marton 300.000-500.000 kere büyüten elektron mikroskobunu yaptı.

1894'te bugünkü anlayışa uygun Sezeryan ameliyatı yapılır.

bir mecmua ona isnad edilir. Bunlar arasındaki farklılıklar bidayetten beri, hepsinin ona nisbetinde şüphe uyandıracak kadar büyük ise de, arkadan gelen Galinos'un bunları terkib ederek bir sistem ortaya  koymasına mani olmamıştır.

Onun eserlerinde yer alan ahlât-ı erba'a nazariyesi bu tıbbın temel dayanağını teşkil eder.

Ahlât-ı Erba'a'nın ne olduğunu açıklamaya geçmeden önce şunu belirtmede fayda var: Araştırıcılar ahlat-ı erba'a nazariyesini Hipokrat'ın keşfetmediğini, kendisinden önce  yaşamış olan Anaksagor'un hastalıkları ahlât-ı erba'a'nın biri olan safra'ya hamlettiğini belirtirler. Dr. Galip Ata, Tıp  Tarihi adlı kitabında, bizzat Hipokrat'ın, Tıbb-ı Atik adlı kitabının baş kısmında kendinden evvelki tabiblerin keyfiyyat-ı  erba'a (hararet, bürûdet, yübûset ve  rutubet) nazariyesinde  ifrat ettiklerini gösteren deliller serdederek okuyucusunu ahlat-ı erba'a nazariyesine çekmeye çalıştığını belirtir. Demek oluyor ki, Hipokrat daha önce feylesoflar arasında mevcut olan fikirleri belli bir terkibe kavuşturmuş olmaktadır.

Hipokrat, tedavide  tabiatın serbest hareket etmeye bırakılmasına dayanan basit bir muamele taraftarıydı.

SIHHAT, ona göre, ahlât-ı erba'a-i asliyenin yani kan ile balgam, safra ile sevda'nın gerek keyfiyet, gerek nisbet itibariyle tam bir tevâzün (uygunluk) halinde bulunmalarıyla ortaya çıkıyordu. Buna tevâzün-i ahlat (hıltların uygunluğu) deniyordu. Bu tevâzün bozulunca hastalık zuhur ediyordu.

Tevâzünün bozulması ise, ahlat'tan birinin, kemiyet (miktar) itibariyle diğerlerine tekaddüm etmesinden, yahut evsafının (yani tatlılık, ekşilik, acılık gibi vasıflarının) tegayyüründen, vücud içerisinde bazı noktalarda  birikmesinden mevkiini tebdil etmesinden ileri gelebilirdi.

TEDAVİ de, Hipokrat'a göre bozulmuş olan bu muvazenenin iadesi ile sağlanırdı.

2- GALİNOS: Eski tıp deyince, Galinos'un da ağırlıklı bir yeri olduğunu belirtmek gerek. Galinos da eski Yunan tabiblerinden M.Ö. 201-210 yıllarında vefat etmiştir. Galinos, hastalıkların tekevvünü (oluşması) hususundaki Hikpokrat'ın ahlat nazariyesini, felsefede âlemin tekevvünü (oluşması) hususundaki nazariyelere istinad ettirerek bu nazariyeyi daha genişletmiş ve sistemleştirmiş idi. O Yunan tababetinin en yüksek noktası kabul edilmiş, sonradan yapılan tenkidlerin ortaya koyacağı üzere bazı müellifler ölçüsüz bir mübâlağa ile Hatemu'l-Etibba'i'l-Kibâr (büyük tabiblerin sonuncusu) diye tavsif  etmiştir. Dr. Galip Ata onun eski tıptaki yerini ve anlayışını  şöyle özetler: (26) "Galinos, İlel-i Gâiye (Causes Finales) mezhebinin  katı taraftarı idi. Ve  kendisinin söylediği  üzere, tabiatın gayesiz hiç bir iş görmeyeceğine kanaat getirmiş olduğundan insandaki uzuvlar ile onların vazifeleri arasında da mutabakat bulunduğunu ve âzâyı anlamakla vazifelerini de bilmenin kabul olacağını isbat için  çok vakit kaybetmiş ve çok zahmet  sarfetmişti.

Teşrih eylediği hayvanatta tesadüf eylediği  uzuvları insana da teşmil ettiğinden, o mezhep ve kanaatin tatbikatında müteaddid vahim hatalara düşmüştür.

Halefleri, Galinos'un sözlerine gözleri kapalı inanmışlardı. Üstadın fikirleri de yanlış olduğu için Galinos'tan sonra fizyoloji pek uzun asırlarda yerinde saymıştır. Bundaki mesuliyetin kısm-ı azamı Galinos'a aittir. Hayvanlar zincirinde farklı tipler olduğunu anlayamamıştı." (27)

3- AHLAT-I ERBA'A: (28) Eski tıbbın esasını ahlat-ı erba'a nazariyesinin teşkil ettiğini söylemiştik. Öyleyse nedir bu  ahlat-ı erba'a? Hemen belirtelim ki, eski tıp nazariyesi, o devrin düşüncesine, kainatın mahiyeti hakkında hakim olan temel görüşlerden ayrı ve müstakil değildir. Tıbba göre sağlık, hastalık, tedavi ilaçların tesiri gibi ana meseleler, o devrin feylesoflarınca benimsenmiş umumi felsefi telakkilerle imtizac ve  izdivaç halindedir. Sözgelimi feylesoflar âlemin varlığını dört ana unsurla izah etmektedirler: Su, ateş, toprak ve hava. Şu halde ahlat-ı erba'a, bu temel  telakkiler çerçevesinde anlaşılmalıdır.

Ahlat, Arapçada hılt kelimesinin cemidir (çoğulu). Hılt, bir terkibe giren unsurlardan birine denir. Erba'a da "dört" olduğuna göre ahlat-ı erbaa kısaca insan mizacını teşkil eden dört  temel unsur demektir. Bunlar kan, safra, balgam, sevdadır.

Şimdi bunlar hakkında özet bir açıklamayı Dr. Osman Şevki'den takip edelim:

1) Kan: Et, yumurta gibi iyi gıdalardan hâsıl olup tabiatı hâr (sıcak) ve 

______________

(26) Bazı kelimeleri sadeleştirdik.

(27) Kur'an ve hadîslerdeki tıbbî pasajların, bir kısım aşırılık ve hatta yanlışlara oturan bu tıbba sıkı bağlı olan bir espiri ile izah edilmesinin melhuz olduğu muhâtaralar (riskler) gözükmektedir.

(28) Günümüzün tıp anlayışı ile bu anlayışın hiç bir ilgisi yoktur. Bu anlayışa dayanan bazı tâbirler dinî kitabiyata da girdiği için, bilinmesi gereklidir. Bu sebeple bu bahse yer verdik.

râbıt (yaş)dır. İyisinin rengi kızıl ve kokusu iyi, lezzeti tatlı olmalıdır.

2) Safra: Tatlı yemeklerden hâsıl olur. Tabiatı hâr, yâbis (kuru)dur.

3) Balgam: Tabiatı soğuk ve yâbistir. Balık, yoğurt ve soğuk yemişler gibi maddelerin yenmesinden hâsıl olur.

4) Sevda: Bârid (soğuk) ve yâbis (kuru)dir. Sarımsak gibi kuru gıdalardan hâsıl olur.

Ahlât-ı  erba'a'nın  sükûnet hali ve muvâzeneti (dengeli hali) sıhhati teşkil eder. Bunlardan biri galip olursa hastalığa sebep olur.

Kan galib gelirse: Çok uyku, gerinmek, esnemek gelir, kan alınması icabeden mahaller kaşınır, vücud ağırlaşır, ağızda acılık peydah olur. Vücudda sivilcelerin ve çıbanların  çıkması,  burun kanaması, çehre ve lisanın kızarması, rüyada kırmızı şeyler görülmesi, kan galebesi demektir.

Safra galib gelirse: Ağızda acı bir lezzet peydah olur, susama  hissi artar, uyku gelmez, iştiha zaafiyet kesbeder. Çehre sararır. Rüyada sarı renkler görülür.

Balgamın galebesi hazmın zâfiyetine, vücudun ağırlaşmasına, çok uykuya, rüyada su, yağmur ve soğuk görmeye sebep olur. Vücud ısınmaz ve soğuk bulunur.

Sevda galib geldiği takdirde, şahıs zayıf olup, iştahı kavi olur, uyku gelmez, şahsı fena fikirler istila eder. Kan siyahlaşır ve koyu olur. Vücudda çok kıllar zuhur eder. Uykuda ölü ve korkulu şeyler, karanlıklar ve uçurumlar  görülür. Mecnunlarda, sevda galib addolunurdu. Kara sevda  isminin çıkmasına sebep, bu nazariye olduğu zannolunur. Çünkü sevda'nın miktarı aklın muvazenetini (dengesini) gösterirdi.

4- ASIRLARCA HER YERDE AYNI İNANÇLAR: İşte tababette asırlarca hüküm süren ahlat-ı erba'anın hakiki mahiyeti bunlardan ibaretti. Bu eski kanaatin  sarsılmaz nazariyeleri her memleketin tababetinde esas idi. Bütün cihan tıbbı bunlara istinad ediyordu.(29) Kitaplar bu nazariyeleri  uzun uzadıya tafsil ediyorlar, tabibler de muayene ettikleri hastalar üzerinde evvela ahlat-ı erba'adan  hangisinin müessir ve galib olduğunu kestiriyor,

______________

(29) Dr. Gâlip Ata, bu hususu,  "Zaten bunlar biraz ihtilaf ile Şark akvamı tababetinde dahi görülür" diye ifade etmiştir.

tedavisine ona göre başlıyordu. Maristanlarda (hastahanelerde) dahi şâkirdlere bu esaslar vadisinde ders veriliyordu.

Tababette esas bunlar olunca, kitaplarda da aynı meselelerin aynı lisan ile tafsil ve münakaşa olunacağı tabiîdir. Anasır ve ahlat-ı erba'a hakkındaki satırlar, bir klişe halinde eski bir kitaptan yenisine aynen naklolunuyordu. O derecede ki, o bu noktalar hakkındaki meşrûhâtın, hatta ibare ve cümleleri bile tebdil olunmuyordu.

5- TASHÎH DEGİL TEVSÎ (GENİŞLETME): Malum olan hastalıklar hakkında yeni kanaatlerle tebdil olunanlara nadir olarak tesadüf olunuyordu. Yapılan tedkikler eski malumatın tashihinden ziyade tevsiine aitti.

Tıp kitaplarına her gün yeni hastalıklar ilave edilyordu. Fakat malum olan hastalıklar hakkındaki kanaatler, eskisi gibi devam ediyordu. Yeni keşifler hemen hemen yoktu. Bundan dolayı tababet de terakki  etmiyor, fakat eskiden kurulmuş esaslar dahilinde ufak tefek tebeddüllere maruz kalıyordu.

6-  TEŞHİS VE TEDAVİ: Hastalıklara hangi "hılt"ın galebesi sebep olmuş ise onunla mücadele etmek icab ederdi. Hıltlardan birisi tabii haddini tecavüz etti mi FASİD addolunurdu ve fasit hıltlardan husule gelen hastalıkların tedavisi için marazın tahvili lazımdı. Marazı birden kökünden kesmek muvafık değildi. Çünkü maraz, kökleşmiş,  pekişmiş olabileceği için muzır  addolunurdu. Bütün bu sebeplerden dolayı evvela fasid olan hılt'ı pişirmek icab ederdi.

Tahvil edilecek fasid hılt  rakîk (cıvımış) ise galiz etmeli (koyulaştırmalı) ki, kusturmak veya ishal ile hıltın çıkması kolaylaşsın. Fakat maraz kökleşmiş ve pekişmiş değilse tahviline lüzum olmayıp tedavi için yalnız istifrağ veya tenkiye kafi idi (istifrağ = kusturma, ishal gibi yolla dışarı çıkarmak, tenkiye = ameliyat yoluyla temizlemek).

Şu halde istifrâğ ve tenkiye, fasid hıltın tardı ve bununla beraber hastalığı  tedavi etmek itibariyle en mühim bir tedavi düsturu idi.

Bozulmuş olan ahlatın tabii halete dönmesi inhilâl (coction) suretiyle olur: Bozulmuş olan ahlât  mayi ve müteharrik halden yavaş yavaş kurtularak tekâsüf ederler ve nihayet muhtelif ifrağ tarikleriyle hârice çıkarılırlar. Bu  inkilabın husule geldiği zaman buhran (crise) zamanıdır. Buhran, bozulmuş fakat inhilâl (çözülme) haline gelmiş olan ahlatı boşaltmak için sarfedilen cehd (effort) demektir.Buhran iyi veya tam olmaz ise, bundan bir kısım marazi haller husule gelir. Buhranı önceden hesaplamak mümkündür. Hipokrat, buhranın her hastalıkta muayyen günlerde zuhur edeceğine kanaat  getirmişti. Hastalığın tedavisinde gaye, fasid ahlâtın inhilâlini (çözülmesini) teshil etmektir. Ahlatın inhilâli olmayan hastalıklar, tedavisi kabul olmayan hastalıklar demektir.

7- NABIZ VE MUAYENE: Muayene   basit idi. Hastanın çehresine bir nazar birkaç sualden sonra nabzın teftişi muayenenin esasını teşkil ediyordu. Nabız bilmek tabibler için büyük bir şart idi. Cihan tababeti de bu  devirlerde nabız devri yaşıyordu.

Nabzın hali dört unsura göre mütehavvildi. Birçok hastalıkların teşhisinde yalnız nabza bakmak ile kafi istihraçlarda bulunuluyordu. Nabzın sür'ati harârete; betâeti (yavaşlığı) bürûdete (soğukluğa) vüs'ati  rutûbete ve madde çokluğuna; rakîk (ince) oluşu yübûsete (kuruluğa) ve madde azlığına; kuvveti, yani parmaklara katı katı dokunması mizacın kuvvetine delalet ederdi.

Nabız muayene olunmazdan evvel hasta heyecanlanmış, korkmuş, kötü sevinmiş, açlıktan  hafiflemiş, tokluktan ağırlaşmış, süratle hareket etmiş  olmamalı idi.

8- ESKİ TIB SAFSATA MI? En büyük kusuru, müşahede ve araştırmaya yer vermeyip ilk  üstadların görüşlerini kesin bir nass gibi benimseyerek aynen tekrar etmeye dayanan bu eski tıp  artık bir safsatalar manzumesi mi kabul edilmiştir?

Hayır. Bilhassa bugün tıb, geçmişe daha mülayim bir gözle bakmaktadır.  Laboratuvar çalışmalarının başlayıp ard arda yeni keşiflerin elde edilmeye başlandığı heyecanlı devrelerde "sadece gördüğü ve tesbit ettiği bulgulara inanmayı" prensip edinen Claude Bernard gibi düşünenler eski tıbba merhametsiz  nazarlarla bakmış, safsataya bile nisbet etmiş olabilir. Ancak şimdilerde birçok tıbbî telakki ve tatbikatta yer yer yobazlığa varan bu katılığın terkedilip rukye telkin ve ilaca varıncaya kadar sinesinde insanlık tecrübesinin faydalılığını ortaya çıkardığı her çeşit tedavi metoduna yer veren tıbb-ı nebevî esprisine  dönüldüğü görülmektedir. Dr. Süheyl Ünver, Tıb Tarihi'nin başlangıç kısmında bunların çeşitli örneklerini kaydeder. Hele 5000 yıl eskilere dayandığı kabul edilen Akapunktur'la tedavi metodunun 1970'li yıllarda Batı'da dahi müessir bir tedavi metodu olarak kabul edilmiş olması, şifalı otlarla  tedavinin dünyanın her tarafında yeniden rağbete mazhar olması, eski tıbbı da bir kalemde atmamak gerektiğini ifade eder. Daha enteresan olanı, Littre'nin yaptığı bir araştırmadır. Dr. S. Ünver'in kaydettiği üzere Littre, bu son asırlar tabiblerinin buluşlarıyla, mühim bir kısmı  Hipokrat'a ait külliyattaki tarifleri  karşılaştırdı. Orada bu hastalıkların tam ve hakiki tariflerini buldu. Yeni  buluşlar, Hipokrat zamanı külliyatındaki tariflerin ve müşahedelerin doğru olduğunu gösterdi. Bugün bu havalide (akdeniz havzasında) mevcut hastalıkların eşkali ta 2,5 asır  evvel Hipokrat ve haleflerinin yazdıklarının aynıdır. Ve bu külliyat bu noktadan pek ehemmiyetlidir. Bu mahaller ve kitaplar hala ehemmiyetini kaybetmemiştir.

B- GÜNÜMÜZÜN TIP ANLAYIŞI:

Dünya Sağlık Teşkilatı, sağlık durumunu daha önce kaydettiğimiz eski anlayıştan farklı anlar ve Sağlığı "yalnız hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedence,  ruhca ve içtimâî yönden tam bir iyilik halidir"  diye tarif eder.

Bu tarif, ferdî ruh ve bedeniyle bir bütün kabul edip içinde bulunduğu çevre şartlarını da değerlendirmektedir. Hipokrat telakkisinde sağlık, "insanı teşkil eden ahlatın muvazenesi" olarak anlaşılmıştı. Bunun eksikliği açıktır.

Bugünkü tıpta sağlık hizmetleri şöyle şematize edilmektedir:

*  Rehabilitasyon.

* Koruyucu hekimlik.

* Tedavi edici hekimlik

REHABİLİTASYON

Bu, sakat ve iş gücünü kaybedenlere, iş gücü ve çalışma imkanı sağlama, iş bulma, işe uyum sağlama gibi hizmetleri içine alır.

KORUYUCU HEKİMLİK

Ferdlerin maddî ve manevî her çeşit hastalıktan korunmasıdır. Bu, tedaviden çok daha ucuzdur. Koruyucu tedbirler iki kısımdır:

1- Çevreye yönelik tedbirler.

2- Ferde yönelik tedbirler

Ferde yönelik tedbirleri şöyle sayabiliriz:

* Yeterli beslenme.

* Bağışıklık  kazandırma (aşı vs. yoluyla).

* Ferdî hijyen (temizlik, bulaşmalardan sakınma).

* Sağlık eğitimi.

* Erken teşhis.

* Kemoproflaksi: Salgın hallerinde veya ameliyat öncesi koruyucu olarak hastalığa uygun ilacın alınmasıdır.

HASTALIGIN SEBEPLERİ

Bugün hastalıkların şu sebeplerden biri ile ileri geldiği kabul edilir:

* Bünyevî sebepler: Gen, hormon ve metobolizma bozuklukları

* Çevreyle ilgili sebepler:

** Fizikî sebepler: Harâret, soğuk, ışınlar ve  travmalar.

** Kimyevî sebepler: Zehirler, kanserojenler

** Esasî madde eksikliği: Vitamin, esasî amino asitler, yağ asitleri, minareller.

** Biyolojik etkenler: Mikroorganizmalar, parazitler, mantarlar.

** Psikolojik sebepler: Stres.

** İctimâî sebepler: Kültür ve ekonomik sebepler.

BUGÜNKÜ TIBTA TEDAVİ YOLLARI

* İlaçlar.

* Ameliyatlar.

* Radyoterapi.

* Fizyoterapi.

* Akapunktur.

* Perhiz.

* Karantina.

* Telkin (ruhî hastalıklar için).

Günümüzde tıbba ayrıca şifalı otlarla tedavi gibi değişik metodlar da girmiş durumda.

C- İSLAM  TIBBI (30)

1- ESKİ TIBBIN DEVAMIDIR

İslam tıbbı (tıbb-ı nebevî demiyoruz) esas itibariyle eski Yunan tıbbıdır. İbn-i Sina, Hakim Razi gibi bir kısım müslaman âlimler tıb sahasında isim  yapmış iseler de Tıp tarihi araştırıcıları bunların eski Yunan tıbbından  temelden ayrı orijinal bir sistemleriden bahsedilemeyeceğini söylerler.(31) Zehebî'nin Tıbb-ı Nebevi'sinin baş kısmından kaydedeceğimiz nazariyat  kısmında görüleceği üzere, ahlat-ı erba'a telakkisi ve diğer bir kısım temel mefhumlar, müslüman tabiblerce aynen benimsenmiştir. Dahası   اِنَّا خَلَقْنَا اِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍ   "Biz insanı karışık bir sudan yarattık" (İnsan 2) âyetinde geçe   اَمْشَاج  (karışık) kelimesini eski tıbbın kilit kelimesi ahlatla tevil ederek bu tıbbı âdetâ kudsî ve Kur'anî bir cilaya kavuşturmuşlardır. Bu durum, sadece tıb ve felsefe yönü ağır basan tabiblere değil müfessir, muhaddis ve fakih olmak üzere diğer branşlardaki  âlimlere de tesir etmesine sebep olmuş, onlar da kendileriyle ilgili âyet ve hadisleri o tıbbın esaslarına uyğun olarak  açıklamaktan, ıstılahlarını aynen kullanmaktan çekinmemişlerdir. Şârihlerin amellerine birçok örneği az ileride hadislerin açıklama kısmında  göreceğiz. Burada vermek istediğimiz enteresan bir örnek eski tıbta geçen   )كَيْلُوس(   keylos kelimesiyle  ilgili. Kelimenin aslı Latincedir: Chylus. Bu tabir midede vukubulan bir kısım hazım hadisesini ifade eder. Şöyle ki: Muhtelif gıdaların, hazmolmak üzere midede kalma müddetleri farklı ise de ortalama iki saatte keylos'un tamamlandığı kabul edilir. Ebced hesabıyla, kelimenin Arapça imlasında mevcut beş harfin sayı değeri 126'dır. Yani iki saat altı dakika. Tam tamına eski tıpta midedeki hazım müddeti kabul edilen iki saatlik  zaman dilimine tekabül eden değer.(32) Sistemin bir parçası

______________

(30) İslam tıbbı deyince, tıbb-ınebevî'yi kastetmediğimizi peşinen belirtmek isteriz.

(31) Bilhassa İbnu Sina'nın yunan menşeli tıbbı sistematize ederek daha anlaşılır hale getirmesi, bu tıbbın Batı'ya tanıtılması yönüyle hizmeti asla küçümsenemez. Biz, onun da ahlat-ı erba'a nazariyesinden dışarı çıkamamakla eski an'aneyi devam ettirdiğini, şahsi katkılarının bu çerçeve içerisinde cereyan ettiğini söylüyoruz.

(32) Günümüz tıbbı, sindirim hadisesinin yenilen gıdanın cinsine tabi olarak daha uzun zamanda tamamlandığını ortaya çıkarmıştır.

olan keylos kelimesinin ızhar ettiği bu tevafuk da, sistemin bütününün nazarlarda kudsileşmesinde rol oynamış olmalıdır. Bu tıbbın değerleri, tabirleri, böylece zaman içinde halkın dili durumunda olan şair ve sanatkarlara kadar intikal edecektir. İşte vücudda artan sevda maddesini tevzinde yani normal haline getirmede kullanılan eftîmûn adlı ilaçla ilgili bir şiir:

"Cünûnumdan sarıldım zülf-i dilâraya

Ben, eftîmûnla buldum ilacı, def-i sevdâya." (33)

Fıkıh kitaplarına tesiriyle ilgili örneği Türkçemizde halen tedavülde olan ve pek kıymetli bir müracaat kaynağımızı teşkil eden en son Osmanlı yâdigarlarından merhum Ömer Nasuhi Bilmen'in Istılahât-ı Fıkhiye Kamusu'ndan vereceğim: "Cüzzâm, bedenin içerisinde sevdanın intişarından mütehaddis bir illettir ki, âzânın mizac ve heyetini ifsad, mahv ve sükutunu intac eder, ârız olduğu uzuv, evvela kızarır, daha sona koparak dökülür... Beres: Mizacın fesadından nâşî bedenin zâhirinde zuhur eden şiddetli bir beyazlıktır ki, âzânın demeviyetini izale eder, kendisiyle teşâüm olunur bir illettir..." (2. cilt s. 347).

Bu iktibas edilen pasajda geçen sevda, mizac, hey'et, ifsad, demevîyet tabirleri  tamamen eski tıbba ait ıstılahlardır.

Bu kaydettiklerimiz, eski tıbba ait değer ve tabirlerin tabib, edib, müfessir, şâir, fakih her sınıf müslümanlarca ne derecede  benimsendiğini göstermekle kalmaz,  kültürümüzün her sahasına giren bu metinleri hakkıyla anlayabilmek için, bu tıb telakkisini tabirleriyle birlikte öğrenme ve öğretme gereğini, ilgili kelimeleri lügatlarda  açıklama gereğini de ifade eder.

Tekrar edelim, bu tedrisatın tabiblerimizin tedrisatından bile çıkarılmış olması gerçekten büyük bir kayıptır.


Önceki Başlık: BEŞİNCİ BAB: BAZI VESİLELERLE YENEN YEMEKLER - 2
Sonraki Başlık: TIB VE RUKYE BÖLÜMÜ - 2

Kütüb-i Sitte eseri AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA A.Ş. izniyle sitemize eklenmiştir. Kopyalama yapılamaz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Not:Arapça yazılarda, Lam elifler, lam ve elif şeklinde ayrı ayrı olarak görünüyor. Ayrıca başka hatalar da olabilir. Bu açıdan okuyucularımızın bunu dikkate almalarını istirham ederiz.