1. CİLT

Hadis Tarihi, Bazı Hadis Meseleleri, Hz. Peygamber'in İlmi Yayma Tedbirleri

2. CİLT

Kur'ân ve Sünnete Sarılma, İtikaf', İhyâ'u'l-Mevat, Îlâ, İsim ve Künye, Kaplar, Ecel ve Emel, Ebeveyne İyilik

3. CİLT

Bey(Alım Satım),Cimrilik,Bina, Tefsir

4. CİLT

Kur'an'ın Tilaveti ve Kıraatı,Tevbe,Rüya, İflâs

5.CİLT

Ölümü Temenni, Teşekkür, Cihad, Cidal ve Mirâ, Hacc ve Umre

6. CİLT

Hidane,Hased, Hırs, Haya, Hulk(Huy), Korku, Alemin Yaradılışı, Hilafet ve İmamet, Hul, Dua

7. CİLT

Diyetler, Borç ve Ödeme Âdabı, Zebâih (Kesimler),Dünyanın ve Yeryüzündeki Bazı Yerlerin Zemmedilmesi,Rahmet, Rıfk, Rehin, Riya, Zekât,Zinet

8. CİLT

Sehavet ve Kerem, Sefer (Yolculuk) Âdâbı, Müsâbaka ve Atıcılık, Sual, Sihir ve Kehanet, İçecekler,Şirket, Şiir,Namaz,

9. CİLT

Oruç, Sabır

10. CİLT

Sıdk (Doğruluk), Sadaka ve Nafaka, Sıla-i Rahm, Sohbet, Mehir, Av, Allah'ın Sıfatları, Misafirlik (Ziyafet), , Taharet

11. CİLT

Yiyecekler, Tıb ve Rukye, Talâk (Boşanma), Zıhâr, İlim, Af ve Mağfiret, Âzad Etme

12. CİLT

İddet ve İstibra, Ariyet, Umrâ ve Rukba, Gazveler,Kıskançlık,Gadab (Öfke), Gasb,Gıybet ve Nemine,Musiki ve Eğlence, Gadr (Vefasızlık), Fezâil

13. CİLT

Feraiz ve Mevaris (Miraslar), Fitneler Hevalar ve İhtilaflar, Kader

14. CİLT

, Kaza (Dava) ve Hüküm, Katl, Kısas, Kasâme, Mudarabe, Kıssalar, Kıyamet, Kesb (Kazanç), Yalan

15. CİLT

Kebair, Libas (Giyecekler), Lukata (Bulutular), Lian, Lakît, Oyun ve Eğlence, Lanetleme ve Sövme, Mev'izeler, Muzaraa (Ziraî Ortaklık), Medh, Mizah ve Şakalaşma, Ölüm, Mescidler, Peygamberlik, Nikah

16. CİLT

Nikah, Nezr (Adak, Niyet ve İhlas, Nasîhat ve Meşveret, Nifak, Yıldızlar, Hicretler, Hediye, Hibe, Vasiyet, Vaad, Vekâlet, Vakıf, Yemin, İlaveler, Taharet, Namaz, Ezan

17. CİLT

Bu cild İbn Mace’nin Sünenine aittir. Mescidler ve Cemaatler, Namazı Eda ve Namazın Sünnetleri, Cenaze, Oruç, Zekat, Nikah (Evlenme), Talak, Kefaretler, Ticaretler, Ahkâm, Hibeler, Sadakalar, Rehinler, Şuf'a, Lukata (Buluntular), Köle Azad

    Hadis Ansiklopedisi | 1. CİLT

B. FİİLÎ VE TATBÎKİ PLÂNDAKİ TEDBÎRLER - 1

FİİLÎ VE TATBÎKİ PLÂNDAKİ TEDBÎRLER

,Evvelki kısımda açıklandığı üzere, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), yazının müslümanlarca benimsenerek, dıştan gelen bir zorlama ve icbar olmaksızın, içten doğan bir arzu ve iştiyakla öğrenilmesi için birçok tedbîrlere yer vermiştir. Biz bunları "psikolojik plândaki tedbîrler" adı altında gördük.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bunlarla yetinerek yazı öğrenimini tamamen ferdlerin insiyatifine bırakmamış, fiilî bir kısım tedbîrlerle devletin himâye, murakabe ve garantisi altına almıştır. Bu kısımda, alınmış olan söz konusu tedbîrleri inceleyeceğiz.

1- SUFFA MEKTEBİ: Mescid-i Nebevî'nin arka kısmı, Medîne'ye hicret etmiş, kimsesiz ve bekâr kimselerin kalmasına tahsis edilmişti. Burası otel veya yatakhâne mânâsında bir barınak olmayıp okuma, yazma, Kur'ân, Sünnet öğrenilen bir dershâne, bir yatılı mektep mahiyetinde idi. Burada, miktarı bâzan yüzü aşan, çok sayıda kimse kalıyordu. Hz. Peygamber (aleyhissalâm vesselâm) onların mes'eleleriyle ilgilenir, iâşelerinin te'mini için tedbîrler alırdı. Bunların ta'lîmleriyle, baş muallim sıfatıyla bizzat ilgilenmekten başka, orada devamlı kalarak, her yeni gelene Kur'ân ve yazı öğretecek muallimler tâyin etmişti. Az ilerde bu muallimleri tanıtacağız.

2- MESCİDLER: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde müslümanların okuma-yazma öğrendikleri mahalli, sâdece Suffa'ya inhisar ettirmek câiz değildir. Suffa, İslâm'da her mescide tahmîl edilen ta'lîm fonksiyonunun, Mescid-i Nebevî'de organize ve sistematize edilmiş, müesseseleştirilmiş şeklidir. Binâenaleyh bu fonksiyon, her bir mescidde az çok mevcut olmalıdır.

Bâzı kaynaklar Medîne'nin içinde Hz. Peygamber devrinde dokuz mescidin varlığından bahseder. Halbuki Semhûdî'nin yaptığı tahkîkte -ki her birini ismen verir, yerlerini tâyin eder ve Hz. Peygamber'in onunla olan münasebetini belirtir- bu sayı Medîne'nin içi ve yakın civarı (banliyö) için kırkı bulur.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in "her mahallede mescidler inşa edilip temiz tutulması, güzel kokularla kokulanması, inşaatının iyi yapılması" meâlindeki emirleri ve mescid inşâ edenlere vâdedilen uhrevî mükâfatlar gözönüne alınacak olursa, her bir yerleşim ünitesinde (dâr) bir mescid inşâ edildiği, bu sayının da Resûlullah devrinde kırka ulaştığı anlaşılır. Hz. Câbir (radıyallahu anh)'den kaydedildiğine göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den iki yıl önce Medîne'ye gelmiş bulunan Mekkeli müslümanlar, Resûlullah gelmezden önce burada "mescidler" inşâ etmişlerdir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) mescid inşaatına o kadar ehemmiyet veriyordu ki, bâzı rivâyetler mescid için eliyle plân çizip, kıble tâyin ettiğini gösterir. Mescid-i Nebevî'nin inşâsında bizzat çalışmış, taş, vs. taşımış, kendisine bedel çalışmak teklifini de reddederek bu mukaddes ve mühim hizmetten nefsini mahrum etmemiştir.

Şunu da kaydetmemiz gerekir ki, mescid inşaatı mes'elesi sâdece Medîne ve yakın civârında ele alınmamış, İslâm'ın girdiği her yerde aynı şekilde evveliyetle (öncelikle) gerçekleştirilen müesseselerden biri olmuştur. Öyle ki, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bir orduyu yola çıkarırken şu tenbihte bulunurdu: "Bir mescid gördüğünüz veya ezan duyduğunuz zaman orada kimseyi öldürmeyin". Bu tenbîhin bâzan sadece "mescid görürseniz" şeklinde yapılmış olması mevzûmuz açısından ehemmiyet taşır.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Ummân cihetine gönderdiği bir İslâm'a dâvet mektubunda, onların kelime-i şehâdeti ikrâr etmelerini taleb etmekle kalmıyor: "Falanca falanca (yerlere) mescidlerin inşâsını" emrediyor ve "aksi takdirde sizinle harb edeceğim" diyordu.

Şu halde bu mescidlerde, öğretime de ehil imamlar tâyin edildikçe "Kur'ân ve yazı" öğretiminin yürütüleceği açıktır. Nitekim Müslim'de kaydedilen bir rivâyette, hangi mescidde olduğu tasrîh edilmeksizin Esved İbnu Yezîd'in mescidde Kur'ân öğrettiği tasrîh edilir.

Bu noktada şunu da kaydetmede fayda var: Bu mescidlerde tavzîf edilenlerden ismen bilinenler meyânında ilmiyle, fıkhıyla, kırâatıyla, şöhret yapan Muâz İbnu Cebel, Übey İbnu Ka'b gibi meşhurlar da yer almaktadır. Übey'in, imamlığın yanı başında muallimlik de yaptığına, bilhassa Medîne'ye gelen hey'etlere Kur'ân ve fıkıh öğretenler arasında isminin geçtiğine daha önce de temas etmiştik. Keza Abdullah İbnu Ümmi Mektum, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in Medîne'den ayrıldığı zamanlarda halka namaz kıldıran imamlardan biridir ve "Kur'ân okutma" hizmetinde fiilen vazîfe yaptığını daha önce belirttik.

3- DÂRU'L-KURRÂ: Bâzı rivâyetlerde, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde, Medîne'de mevcut olan bir "Dâr'l-Kurrâ"dan bahsedilir. Bu bahis, Dâru'l-Kurrâ hakkında bilgi vermek maksadına râci olmadığı için, doyurucu değildir. Mahiyeti ve işleyişi hakkında sorularımız tatmin edici cevap bulamıyor: Bir rivâyette, meşhur Âmâ Abdullah İbnu Ümmi'l-Mektûm hakkında bilgi verilirken: "Bedir harbinden az sonra Medîne'ye geldi. Dâru'l-Kurrâ'ya indi..." denir. Bir başka rivâyette de Dâru'l-Kurrâ hakkında, "Mahreme İbni Nevfel'in evidir" açıklığı getirilir.

Ahmed İbnu Hanbel'in Müsned'inde yer alan bir rivâyet, bu Dâru'l-Kurrâ hakkında bâzı mütemmim bilgi sunar. Aslı uzun olan rivâyetin bizi ilgilendiren kısmını kaydedeceğiz. Rivâyetten, bir akşam mektebini andıran Dâru'l-Kurrâ'nın husûsi bir hoca nezaretinde daha çok geceleri faaliyet gösterdiğini, icabında sabahlara kadar orada çalışıldığını görmekteyiz.

"Sâbit (İbnu Eslem el-Bünânî) anlatıyor: "Biz, Enes İbnu Mâlik (radıyallau anhâ)'nın yanında idik. Ehlinin önünde bir vesîka yazarak (ders halkasındakilere hitâben): "Ey kurrâ topluluğu, şâhid olun!" dedi. Ben bu hitâbı yadırgayarak: "Ey Ebû Hamza, keşke bize (kurrâ demeyip) isimlerimizle hitab etseydiniz" dedim. Enes cevâben: "Size "kurrâ" diye hitab etmemde bir beis yok. Ben size, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in sağlığında "kurrâ" diye isimlendirdiğimiz kardeşlerinizden bahsedeyim de dinleyin: Onlar yetmiş kadardı. Gece olduğu vakit Medîne'deki muallimlerine gidiyorlardı. Sabah oluncaya kadar bütün gece ders yapıyorlardı. Sabah olunca da, kendisinde güç kuvvet olanlar su ve odun getirir, parası olanlar da birleşip bir davar satın alırlar ve yemek üzere hazırlarlardı. Bu da Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in hücrelerine yakın yerde cereyan ederdi. Hubeyb öldürülünce Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onları yola çıkardı..."

Hemen kaydedelim ki, burada kastedilen vak'a Bi'r-i Maûne hâdisesidir. Orada şehîd edilenlerin, Buhârî'nin Enes'ten kaydettiği bir rivâyette Ensâr'dan olduğunun belirtilmiş olması, bunların "Ashâb-ı Suffa" olma ihtimâlini bertaraf eder. Enes, aynı Buhârî rivâyetinde bunların geceleri namaz kıldıklarını, gündüzleri odun topladıklarını belirtir. İbn-u Hacer, Sâbit'in rivâyetinde toplanan odunları satarak parasıyla ehl-i Suffa için yiyecek satın aldıklarının, geceleri de Kur'an dersi alıp ilim öğrendiklerinin kaydedildiğini belirtir. Bu açıklamalar da Kurrâ'nın ehl-i Suffa dışında, onları itmâm eden bir ekip olduğunu gösterir.

Ehl-i Suffa ile Kurrâ'nın aynı kimseler olma ihtimâli vârid bile olsa bizce fazla fark etmez. Zira bu rivâyetler, o günün şartlarına uygun şekilde, ta'lîm faaliyetlerinin, günümüzün anlayışına uygun bir sisteme bağlandığını göstermektedir: Ders mahalleri var, ders verecek hocalar var, maddî ihtiyaçları devletçe karşılanarak, öğrenim dışındaki her çeşit meşguliyetten uzak tutulan talebeler var. Ve her çeşit öğrenme ve öğretme işi meccânî.

4- EVLER: Ta'lîm faaliyetlerinde mescidler dışında bâzı husûsî evlerin de rol oynamış olabileceğini kaydetmeliyiz. Yukarıda, esas itibariyle Suffa'da muallim bulunan Ubâdetu'bnu's-Sâmit'ten kaydettiğimiz rivâyette de görüldüğü üzere, yazı bilenlerin, kendi evlerini de bu hayırlı hizmete açmış olmaları ihtimalden uzak değildir. Üstelik, tâ Mekke devrinde Erkâm İbnu Ebî'l-Erkâm'ın evi başta olmak üzere umuma açık ve İslâmî faaliyete merkezlik yapan evler eksik olmamıştır.

Medîne'deki bu evlerden biri Sa'd İbnu Heyseme (radıyallahu anhâ)'nin evidir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Medîne'ye hicretinin bidâyetinde, Kûba'da iken ondört gün kadar Külsûm İbnu Hidm (radıyallahu anhâ)'nın evinde kalmıştır. Bu geçici ikâmet sırasında halkla olan temasını "Menzilü'l-Uzzâb", "Beytu'l-Uzzâb" yâni "Bekârlar Evi" diye isimlenen Sa'd İbnu Hayseme'nin evinde sürdürmüştür. Gerek isminden ve gerekse Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ziyaretçileri kabûl için oraya uğramasından, bu evin, böylesi faaliyetlere mahal olduğu anlaşılmaktadır.

Keza taşradan gelen hey'et ve misâfirlerin umumiyetle ağırlandığı Remle bintu'l-Hâris (radıyallahu anh)'in evi var. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e gelen sayıca kalabalık ihtida hey'etleri çoğunlukla bu evde ağırlanmıştır. İbnu Sa'd, şu kabîlelerden gelen hey'etlerin orada ağırlandığını bilhassa tasrîh eder: Kilâb, Abdu'l-Kays, Tağlib, Hanîfe, Havlân, Uzre, Gassân ve Rahâve.

Gelen hey'etlerden bir kısmı, şâyet varsa, Medîne'de ikamet etmekte olan hemşehri ve dost gibi tanışlarının yanlarında misâfir edilmişlerdir. Ebû Eyyûbi'l-Ensârî, Hz. Muâviye, Fevre İbnu Amra, Ebû Sa'lebe, Muğîre İbnu Şu'be gibi.

Bir kısım hey'etlerin ağırlanması için de, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in resmen me'muru durumunda olan Bilâl-i Habeşî'ye emir verdiği rivâyetlerde belirtilirken, diğer bir çoğunun nerede, nasıl misâfir edildikleri belirtilmez. Bunlardan da en az bir kısmının daha Remle bintu Hâris (radıyallahu anh)'in evinde ağırlanma ihtimalleri mevcuttur. Hattâ Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in Selâmân hey'eti vesîlesiyle, hizmetçisi Sevbân'a sarfettiği, "Bu hey'eti, misafir ağırlanan yere götür" sözünde kasdettiği "misâfir ağırlama yeri"nin dahi, bu ev olma ihtimali mevcuttur.

Keza Kureyzâ hakkında Sa'd İbnu Muâz'ın hükmü kesinleşince, onlar da bu eve hapsedilirler. Altıyüzle dokuzyüz arasında oldukları tahmîn edilen Kureyzâ yahudilerinin de buraya hapsedilmesi göz önüne alınırsa, bu evin oldukça geniş ve umuma açık faaliyetlere müsait olduğu anlaşılır. Nitekim, yahudi şâir Ka'b İbnu'l-Eşref'in katlinden sonra müslümanlarla yahudîler arasında muâhede akdetmek üzere hey'etler bu evde toplanmışlardır.

Yukarıda işâret edilen rivâyetlerin bir kısmında, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in muayyen zamanlarda hey'etleri, kaldıkları yerde ziyâret ederek, onlara, İslâm hakkında tanıtıcı bilgi verdiği tasrîh edilir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde İslâm'ın neşri için durumu müsaid olan diğer evlerden de istifade edilmiş olduğunu gösteren bir rivâyet, Fâtıma bintu Kays'dan gelmektedir. Kocası tarafından boşanmış olan Fâtıma, durumunu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e anlatınca Resûlullah, iddetini Ümmü Şerîk'in yanında geçirmesini, önce emreder, sonra bu emri geri alarak, âmâ olan Abdullah İbnu Ümmi Mektûm'un yanında kalmasını söyler.

Mevzûmuzla ilgili tasrihât, Hz. Peygamber'in ilk emrinden, yâni Ümmü Şerîk'in yanında kalması için verdiği emirden vazgeçiş sebebini açıklarken kaydedilmiş olmaktadır: "O çok misâfir ağırlar..., ona Ashâbımdan ilk muhâcirler uğrarlar... İbnu Ümmi Mektûm'un evinde iddetini geçir..."

İbnu Hacer Ümmi Şerîk hakkında açıklayıcı şu bilgiyi kaydeder: "O, Ensârdan zengin bir kadındı. Allah yolunda büyük harcamalar yapardı, evine misâfirler inerdi".

Kaynaklarımız Ümmü Şerîk'in ismi ve hattâ Mekkeli mi, Medîneli mi olduğu husûsunda bâzı ihtilâflar kaydederlerse de bizim için ehemmiyetli değildir. Ümmü Şerîk diye tesmiye edilen birçok sahâbi hanım mevcuttur, iltibas buradan gelebilir. Hz. Ömer (radıyallahu anh) öldürüldüğü zaman, ashab-ı şûrâ'nın yukarda ismi geçen Fâtıma bintu Kays'ın evinde toplandığına dair gelen rivâyet de husûsî evlerin amme işlerinde kullanılmasına bir başka örnek olarak zikredilebilir.

Hz. PEYGAMBER DEVRİNDE KÜTTAB VAR MI?

Okuma-yazma öğretilen mahal ve müesseselerden söz ederken Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde çocukların öğretimine mahsus müstakil müessese açılmış mıdır, diye bir soru hatıra gelebilir.

Günümüzde okul, mekteb dediğimiz, daha önceki zamanlarda "sıbyan mektebi", "mahalle mektebi" denen bu çeşit müesseselere, Arablar, Sahâbe devrinden beri küttâb demiştir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde küttâb'ın mevcûdiyetini te'yîd eden herhangi sarîh bir rivâyete, bütün gayret ve dikkatimize rağmen rastlayamadık. Bâzı müellifler, bu müesseselerin Ashâb devrinde mevcûdiyetini ifâde eden ve bir kısmı bizzat Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevcelerinden yapılan rivâyetlere dayanarak Hz. Peygamber'in sağlığında "küttâb"ların açılmış olduğu hükmüne varırlar. Rivâyetler gerçekten, çok kesin bir şekilde Hz. Ebû Bekir devri dâhil, Ashâb'ın sağlığında küttâbların açılmış olduğunu sarâhaten göstermekte ise de, Resûlullah devrinde mevcûdiyetine kesinlikle hükmetmemiz için yeterli sarâhatten uzaktır. Her hâl ü kârda kat'î bir dille "yok" da denemez. Zira Ashâb devrindeki küttâbların Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinden intikali de pek alâ mümkündür.

Söz konusu rivâyetlerden biri Anbese İbnu Enbâr'dan geliyor. Şöyle der:

"Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh) biz küttâb'ta talebe iken bize uğrar ve selâm verirdi".

Hz. Âişe (radıyallahu anhümâ)'den gelen rivâyet:

"Biz, ramazan ayını bize ihyâ etmeleri için küttâbdan çocuklar alırdık...". Diğer bir rivâyette, yine Ümmühâtü'l-Mü'minîn'den olan Ümmü Seleme (radıyallahu anh)'nin küttâbın muallimine birisini göndererek: "Bize yün didiverecek köle çocuklardan gönder, hür olanlardan gönderme" diye haber saldığını görmekteyiz. Bu rivâyet köle çocukların da ta'lîme iştirâk ettirildiklerinin güzel bir delili olmaktadır.

Şu rivâyet, Hz. Ebû Bekir devrinde küttâbların mevcûdiyetini gösterdiği gibi, bu müesseselerin, öğretimde zarurî olan kara tahta, tebeşir ve silgiye tekabül eden yardımcı malzemelerle bidâyetten itibâren teçhiz edildiğini te'yîd eder: "Enes (radıyallahu anh)'e soruldu: "Râşid halifeler Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (radıyallahü anhüm ecmâin) devrinde terbiyeciler (yazı levhalarını silme husûsunda) nasıl yaparlardı?" Enes cevap verdi: "Her terbiyecinin bir incânesi (içinde bez ve kaftan yıkanan kap) vardı. Her çocuk sıra ile bir gün temiz su getirir, incâneye dökerdi, tahtalarını onunla silerlerdi". Enes diyor ki: "Sonra yere bir çukur açarlar, o suyu oraya dökerler, çukur suyu emerdi".

Bâzı rivâyetler, bir kısım muhaddislerin, sebbûrece denen ve işi bitince atılabilecek hûsûsi yazı levhaları taşıdığını göstermektedir:

Eslemu'l-Alevî anlatıyor: "Ebân İbnu Ebî Ayyâş'ı, Enes'ten dinlediği hadîsleri sebbûrece'ye yâni levhalara yazarken gördüm".

Sahâbe devrinde artık, çocukların okullaştırılması işi öyle yaygınlaşmış, muallimlik öylesine "meslekîleşmiş" ve "müesseseleşmiş"dir ki, sahâbeden birçoğu, anlatmak istediği bir şeyi muallimlik mesleğine atıf yaparak açıklığa kavuşturmuştur:

"Sa'd, şu kelimeleri evlâtlarına, muallimin çocuklara yazı (kitâbet) öğrettiği gibi öğretirdi:

 اللّهم إنّي اعوذُ بكَ من البخلِ واعوذُ بكَ من أن اَرُدّ إلى ارّذّلِ العمر واعوذُ بك من فِتْنَةِ الدّنيا وعذاب القبر

"Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bize şu kelimeleri, tıpkı yazı öğretildiği gibi öğretirdi:

 اللّهم إنّي اعوذُ بكَ من الجُبنِ واعوذُ بكَ من أن اَرُدّ إلى ارّذّلِ العمر واعوذُ بك من فِتْنَةِ الدّنيا وعذاب القبر

MÜHİM BİR NOKTA:

BİDÂYETTE MAAŞLI MUALLİM YOK MU?

Yeri gelmişken, ehemmiyetli bir husûsa temas edeceğiz: Kaabisî, meşhur risâlesinde, Hulefâ-yı Râşidîn devrinde, resmî maaşla çalışan mescid imamları tâyin edildiği halde, çocuklar için, aynı tarzda, devletten maaş alan muallim tâyin edildiğini belirten herhangi bir rivâyete rastlamadığını söyledikten sonra, bu durumu şöyle açıklar: "İlk halîfelerin çocukların muallimini ihmal etmeleri de mümkün değildir. -Allah daha iyi bilir ya- herhalde onlar muallim mes'elesini, insanın şahsî işi görmüşlerdir. Zira kişinin çocuğuna öğrettiği şey, kendisinin şahsî menfaatinedir. Binâenaleyh muallim meselesini babalara bırakmışlardır. Öyle ki babalar bunu yapmaya güçlü iseler onların yerine başkalarının bu vazîfeyi yapmaları doğru değildir".

Bu ilk devirde -dendiği gibi gerçekten yapılmamış ise- muallim tâyin edilmeme durumu üzerine Kaabisî'nin yorumuna ilâveten şunlar da söylenebilir:

1- Daha önce gördüğümüz üzere, devletin, umumî mânâda muallimler tâyin ettiği münâkaşa götürmez bir durumdur. Burada mevzûbahis olan, çocukların ta'lîm ve terbiyesi maksadına râci olan muallimlerin tâyinidir.

2- Daha önce zikredilen Ubâdetu'bnu's-Sâmit örneğinde de belirtildiği gibi, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) öğretim işinin başlangıçta dinî bir gâye ile yapılmasını istemiştir. Böyle bir gaye ile yapılan çalışma, doğrudan Allah rızâsını, uhrevî mükâfaatı hedef edindiği için daha fedâkârâne, daha hummalı ve daha devamlı olacaktır. Gece veya gündüz, mescidde veya evinde, yâni her imkân ve fırsatta, zengin veya fakir ve hattâ köle, herkese şâmil olacak şekilde bu öğretim işi devam edebilecektir.

Maddî menfaat mukabilinde yapılacak hizmetin vüs'ati sınırlıdır.

Âile halkının, mescide gidebilmek için, ellerinde setrü'l-avrete yeterli tek elbiseyi nöbetleşe giyme durumunda kaldıkları, imam olmasına rağmen secde esnasında arkasını örtecek yeterlikte elbise giyemeyen kimselerin bulunduğu, açlıktan karınlara taş bağlamanın çokça yaygın olduğu bir safhada, bir cemiyette acaba kaç kişi para vererek okuma-yazma öğrenebilir, çocuğunu okutabilir?

Hele bir çocuğun resmî öğrenim ücretinin yukarıda belirtildiği üzere 400 dirhem olduğu düşünülürse mes'elenin imkânsızlığı daha iyi anlaşılır. Şu halde, yazı bilenlerin sayısını imkân nisbetinde artırmayı maarif siyâsetinin temel esaslarından biri yapmış bulunan Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) için, belirtilen maddî şartlar tahtında, bu hizmeti parasız yürütmekten başka çıkar yol yoktur.

Öyle gözüküyor ki, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in hâtırâtına sıkı sıkıya bağlı olan Ashâb husûsen dört halîfe devrinde -bilhassa Hz. Osman'dan itibaren- zenginlik artmış olmasına rağmen, Resûlullah'ın sağlığındaki an'aneyi bozmayı düşünmemiş olabilir. İhtiyaç duyulmamış olması da mümkün. Zira, yine aynı an'ane icabı parasız okutanlar vardır veya kavuşulan zenginlik sebebiyle muallime verilebilecek para mevcuttur.

3- Bidâyetlerde ve husûsen Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde öğretimin parasız olmasını gerektiren diğer bir husûs şudur: Hz. Peygamber'in Ashâbına teklif ettiği ve yapılmasını istediği her şey hemen hemen aynı değerdedir ve hepsi de dinî hizmettir. Bunlardan bir kısmının paralı, diğer bir kısmının parasız olması doğru değildir. Pek çok sıkıntılar ve hayatî tehlikelerle dolu olan askerî seferlerin yâni cihadın parasız olduğu ve hattâ her bir ferdin şahsî katkı ve maddî fedâkârlıklarını da gerektirdiği bir dönemde muallimliğin paralı olmasının hâsıl edeceği mahzurlar açıktır.

Şu halde, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bu sünnetini gören, fiilen yaşayan Ashâb (radıyallahü anhüm ecmaîn)'ın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'tan sonra bunu hemen paralı şekle sokmaları, öğretme hizmetlerine mukaabil devletten maaş istemeye kalkmaları elbette düşünülemez.

4- Resmî öğretim hizmetlerinin mescidlere tâyin edilen imamlar vâsıtasıyla yürütülmüş olması da, ihtimalden uzak değildir.

5- Gerek meccânen öğretim yapan muallimler ve gerekse devletten maaş alan imâm-muallimler tarafından yürütülmüş olsun, her hâl ü kârda tedrisâtın belli bir sistem ve organizasyona kavuştuğu kesindir. Gerek Ashâb ve gerek Tâbiîn arasında "müeddib" ve "muallim" unvanlarıyla şöhret kazanıp târihe geçenler vardır. Bunların tercüme-i hallerinde, tedrisâtla meşgul oldukları, hattâ bir kısmının husûsî "küttâb" açtığı bile tasrîh edilir. İbnu Kuteybe "Ma'ârif"te bunlardan 23 tânesinin ismini zikreder. Bu isimlerden Dahhâk İbnu Müzâhim, Abdullah İbnu'l-Hâris gibi bazılarının ta'lîm hizmetine mukabil ücret almadıkları ayrıca belirtilir.

Şunu da kaydedelim ki, müteâkip asırlarda öğretime mukabil para alınır mı, alınmaz mı diye ciddî bir problem ortaya çıkmamıştır. Daha İmam Mâlik'ten itibâren âlimler kâhir ekseriyetiyle, başta öğretim olmak üzere, her çeşit dinî hizmetlere mukabil ücret alınabileceğini söylemekte ittifak etmişlerdir.

Hülâsa, netîce şu ki, Kur'ân'ın ve Sünnet'in getirdiği ilmî atmosfer ve Hz. Peygamber'in vicdanlarda müesseseleştirdiği maarif anlayışı, ister paralı, ister meccâni, ister husûsi, ister resmî şekilde olsun, kısa zamanda, Câhız'ın (v.250/864) da belirttiği gibi "köylere kadar" teşmîl edilen küttâblar şeklinde kristalize olmuştur.

SUFFE MEKTEBİ VEYA TEDRİSÂT MÜESSESESİNE HZ. PEYGAMBERİN GÖSTERDİĞİ ALÂKA

Yazı, kırâat, fıkıh, sünnet gibi her çeşit İslâmî ilimlerin tedrîs yeri olan SUFFA MEKTEBİ'NE Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in gösterdiği yakın ilgiye bir parça dikkat çekmemiz gerekecektir. Böylece tedrisât müesseselerine, bu müesseselerde tedrîs ve tederrüste bulunan hoca ve talebelere ilk İslâm devletinde verilen ehemmiyet, bunların problemlerinin çözümüne gösterilen yakın alâka anlaşılmış olacaktır. Ayrıca, Hz. Peygamber'in ilme verdiği ehemmiyete sünnetinden fiilî örnekler de bulmuş olacağız.

Ashâbu'z-Zulle de denen Ashâb-ı Suffa'nın kaldığı yer olan Suffa Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından Mescid-i Nebevî'nin arka kısmında garîblerin barınması için hazırlanmıştı. Burada evi, malı olmayan, Medîne'de yanında barınacak yakını bulunmayan kimsesiz ve bekâr muhâcirler kalırdı. Sayıları evlenme, ölme, vazîfe ile Medîne'den ayrılma gibi durumlara bağlı olarak devamlı değişirdi. Hilye müellifi Ebû Nuaym yüzden fazla olduklarını söyler ve pek çoğunu ismen kaydeder. Avârifu'l-Meârif müellifi Suhreverdî bunların 400'ü bulduğunu söylemiştir.

Medîne'ye hâriçten gelenler, öncelikle herhangi bir tanışı (arîf) varsa onun yanına yerleştirilirdi. Tanışı bulunmayanlar Suffa'ya dâhil edilirdi. Abdullah İbnu Ömer, Ebû Hüreyre, Ebû Zerr gibi meşhurlar da orada yetişmiştir. Ebû Sâdi'l-Hudrî, Abdullah İbnu Amr İbn-i Harâm, Abdurrahmân İbnu Cebr, Uveym İbnu Sâide gibi Medîneli olanlardan da Ashâb-ı Suffa'ya dâhil olanlar vardır. Bu son durum, buranın "öğretim müessesesi" olma vasfını bilhassa tebârüz ettirir.

Ebû Hüreyre Ehl-i Suffa'yı "İslâm'ın misâfirleri (edyâfu'l-İslâm)" diye tavsîf eder. Kur'an'la olan iştigallerinin çokluğu sebebiyle bunlara Kurrâ da denmiştir. Suffa ehlinin müşterek vasıfları fakirliktir. Mal veya herhangi bir gelir kaynakları söz konusu değildir. Geçimleri diğer müslümanların yardımı ve husûsen Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in yakın alâkasıyla sağlanmaktadır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) gelen sadakaların tamamını onlara göndermekte, hediyelere de ortak etmektedir. Ayrıca, akşam namazlarından sonra, Ashâb (radıyallahu anhüm)'a, herkesin imkânı nisbetinde Ashâb-ı Suffa'dan beraberinde götürerek akşam yemeği vermelerini söyler. Ashâb'tan her biri birer, ikişer, üçer kimseyi alarak götürür, geri kalanları da Hz. Peygamber götürürdü. Resûlullah'a kalanların bâzan on kişiden fazla olduğu belirtilir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bunları yedirip içirdikten sonra beraberinde geceyi geçirebileceklerini de söylerdi.

Bâzı rivâyetlerde burda kalanların her birine günlük olarak muayyen miktarda hurma tahsîs edildiği kaydedilir. Bu miktar rivâyetten rivâyete fark gösterir. İbnu Hacer'in de belirttiği üzere, gelişen maddî şartlara göre Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) onlara tahsîsat bağlamış, bilâhare de artırmıştır.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Suffa Ashâbı'nın iâşelerini te'mîn için, Mescid'e hurma salkımı asma tedbîrine de başvurmuştur. İsteyen sadaka olarak bunları asar, acıkanlar da deynekle birer ikişer tane düşürür yerdi. Bir seferinde âdi ve kalitesiz hurma salkımı asıldığını gören Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) duruma üzülür ve: "Keşke daha iyisi asılsaydı" der. Bu vak'a üzerine şu meâldeki âyet nâzil olur: "Ey iman edenler! Kazandıklarınızın temizlerinden ve size yerden çıkardıklarımızdan sarfedin. İğrenmeden alamayacağınız pis şeyleri vermeye kalkmayın. Allah'ın müstağnî ve hamde lâyık olduğunu bilin".

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in Ashâb-ı Suffa'ya olan yakın alâkasını gösteren rivâyet çoktur. Bunlardan bilhassa Hz. Fâtıma ve Hz. Ali ile alâkalı olan bir tanesi burada kayda değer: Bir gün Hz. Fâtıma ve Hz. Ali (radıyallahu anh) çalışmaktan ellerinin kabardığını söyleyerek kendilerine yardımcı olacak bir köle taleb ederler. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) onlara şu cevabı verir: "Allah'a kasem olsun, size köle veremem. Suffa ehli açlıktan kıvranırken ben onlara infak edecek bir şey bulamıyorum. Köle olsa onu satar bedeliyle, Suffa ehline yiyecek alırım. "Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i bu sert ve acı karşılığı vermeye sevkeden gerçekten sıkıntılı günler yaşanmıştır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bütün tedbirlerine rağmen, günlerce yiyecek bir lokma bulamayarak açlığını karnına taş bağlayarak hafifletmeye çalışanlar olmuştur. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) cuma hutbesi verirken kendini tutamayarak: "Ey Allah'ın Resûlü, açlık!" diye çığlık atanlar, "Hurma, (yemekten bıktık) karınlarımızı yakıyor!" diye bağıranlar olmuştur. Rivâyetler, başta Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) birçoklarının açlıktan düşüp bayıldıklarını, yerlerde kıvrandıklarını belirtir. Öyle ki onları gören yabancılar ve bedevîler, bunların delirdiğine hükmederlerdi.

Bunlar sadece yiyecekten yana değil, giyecekten yana da yoksuldular. Ebu Hüreyre: "Ashâb-ı Suffa'dan yetmiş zât gördüm. İçlerinden ridâsı (yâni belinden yukarısını örtecek ihramı) olan bir tek kimse yoktu. Ya izâr (yâni belden aşağıyı örten peştemal) bağlar, yahut boyunlarına bağladıkları bir kisâ giyerlerdi..." der.

Bu ilk İslâm mektebinde talebe olanların mâruz kaldıkları maddî sıkıntıları anlamamızda canlı bir örnek Ebû Hüreyre'dir. Başından geçen bir vak'ayı bizzat anlatır. Vak'anın safahâtını dikkatle, anlayarak tâkib edebilirsek, İslâm'ın "mu'cize" olarak ifâde ve izâh edilen ilk devirdeki başarısının sırrını anlayabiliriz.

"Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a kasem ederim ki, açlıktan karnımı yere yapıştırdığım, yine açlıktan karnıma taş bağladığım olurdu. Bir gün Ashâb'ın gelip geçtiği bir yola oturdum. Derken Ebû Bekir geçti. Ona Allah'ın kitabından bir âyet sordum. Bu soruşumun asıl sebebi beni doyurmasını sağlamaktı, hâlimden anlamadı, geçti gitti. Az sonra Ömer uğradı. Ona da Kitâbullah'tan bir âyet sordum. Sormaktan maksadım yine aynı idi: Beni doyurmasını sağlamak. O da halimden anlamayıp geçip gitti. Az sonra Ebû'l-Kasım (aleyhisselâtu vesselâm) bana uğradı. Beni görür görmez tebessüm buyurdu. İçimden geçeni ve yüzümden akanı anlamıştı.

- Ey Ebâ Hırr! dedi.

- Buyur ey Allah'ın Resûlü! dedim

- Beni tâkip et!

Dedi ve yürüdü. Ben de peşine düştüm. Evine girdi. Ben de girme izni istedim. İzin verdi. Girdim.

Girince, bir bardakta süt buldu.

- Bu süt de nereden? diye sordu.

- Onu falanca sana hediye getirdi! dediler. Resûlullah bana dönerek:

- Ebâ Hırr! dedi.

- Buyur ey Allah'ın Resûlü! dedim.

- Git Suffa ehlini bana çağır! dedi.

Ebû Hüreyre, burada Suffa hakkında kısa bir izâhda bulunur: "Ehl-i Suffa İslâm'ın misâfirleriydi. Ne âile, ne mal, ne kimseleri vardı. Resûlullah (aleyhisselâtu vesselâm)'a bir sadaka gelince onlara gönderirdi, kendisi bundan az veya çok hiçbir şey almazdı. Hediye gelecek olursa, bundan onlara da gönderir, kendisi de alırdı.

"Beni Ehl-i Suffa'ya göndermesi hoşuma gitmedi. İçimden: "Bu kadarcık süt için Ehl-i Suffa'yı çağırmak da ne oluyor? Bu süt öncelikle benim hakkım, tek başıma içmeli, biraz güç kuvvet bulmalı değil miydim?" dedim. Ehl-i Suffa gelince, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın, bardağı onlara sunmamı emredeceğini de düşününce, kendi kendime: "Eyvah, bana hiçbir şey kalmayacak!" diye üzüldüm. Fakat Allah ve Resûlü (aleyhissalâtu vesselâm)'nün emrine uymaktan başka çârem yoktu.

Suffa'ya gidip (orada olanları) çağırdım. Geldiler, izin isteyip girdiler. Her biri evde yerlerini alıp oturdu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana:

- Ey Ebâ Hırr! dedi.

- Buyur ey Allah'ın Resûlü! dedim.

- Bardağı al, hepsine ver! dedi.

Bardağı aldım, teker teker onlara vermeye başladım. Her biri alıyor, doyuncaya kadar içiyor, sonra da iâde ediyordu. Ben tekrar öbürüne veriyordum.

Bu şekilde hepsine verdim. En sonra da Resûlullah (aleyhisselâtu vesselâm)'a verdim. Hepsi doymuştu. Resûlullah (aleyhisselâtu vesselâm) bardağı aldı ve eline koydu. Bana bakıp tebessüm buyurdu.

- Ebâ Hırr! dedi.

- Buyur ey Allah'ın Resûlü! dedim.

- Ben ve sen kaldık! dedi.

- Doğru söylediniz ey Allah'ın Resûlü! dedim.

- Otur iç! dedi. Ben de oturdum ve içtim.

- Daha iç! dedi. Biraz daha içtim.

- İç!. İç!. demeye devam etti. Ben:

- Seni hak üzere yollayan Zât-ı Zülcelâl'e kasem olsun, hayır, içecek yerim kalmadı artık! dedim.

- Bardağı şimdi de bana ver! dedi. Ben de verdim. Allah'a hamdedip besmele çektikten sonra geri kalanı da o içti".

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Ehl-i Suffa'nın başka mes'eleleriyle de yakînen ilgilenmiştir. Bunların terbiye ve tâlimleri için hocalar tâyin ettiğini daha önce belirtmiştik. İlme teşvîk sadedinde alâkasını gösteren bir rivâyet şöyle: Ukbe İbnu Âmir el-Cühenî anlatıyor: "Biz Suffa'da iken, bir gün Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çıkageldi. Ve:

- Hanginiz, dedi, Bathân ve Akîk mevkilerine gidip günaha girmeden, sıla-i rahmi ihmâl etmeden, en iyisinden iki deve alıp onlara sâhiplenmeyi sever?

Hep bir ağızdan: "Hepimiz severiz ey Allah'ın Resûlü!" dedik.

- Öyleyse, dedi, bilin ki, sizden birinin her gün mescide gidip, Allah'ın kitabından iki âyet öğrenmesi iki deveden, üç âyet öğrenmesi üç deveden daha hayırlıdır".

Rivâyetler Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in sabah namazlarından sonra Suffa'ya geçip, onlarla sohbet ettiğini, onların rüyalarını dinlediğini belirtir.

Resûlullah namaz saatlerinin dışında da zaman zaman buraya uğrayıp, teftişlerde bulunmuştur. Bir keresinde gecenin sonlarına doğru uğrar. Bu uğrayışında yüzükoyun yatmış uyumakta olan Tıhfe İbnu Kays'ı ayağıyla dürterek uyandırıp: "Bu yatıştan Allah gadaba gelir" der.

Son olarak şunu da belirtelim ki, gerek Dâru'l-Kurrâ'da ve gerekse Suffa mektebinde yetiştirilenler Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) için, ihtiyâç anında derhal istihdâm edilecek hazır "muallimler ordusu" durumunda idi. Bu husûsu te'yîd eden en muknî misâl Bi'r-i Ma'ûna vak'asıdır: Hicretin dördüncü yılında Safer ayında, Medîne'ye gelen Necid halkından Ebû Berâ Âmir İbnu Mâlik'e Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) müslüman olmasını teklif eder. Ebû Berâ, ne evet, ne de hayır demeksizin:"Ey Muhammed, Ashâbından Necid ahâlisine İslâm'ı öğretecek muallimler gönder, onların İslâmî dâvete icâbet edeceklerini ümîd ederim" der. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Necid ahâlisinin, göndereceği kimselere kötülük yapacağından endişe duyduğunu söyler. Ancak Ebû Berâ: "Onlar benim himayemdedir, kimse dokunamaz" diye garanti verir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu garantiye güvenerek, "müslümanların en hayırlılarından" yetmiş kişi gönderir. Kurrâdan oldukları belirtilen bu hey'et, askerî maksadla yola çıkarılmamıştır. Bu sefere, Seriyyetü'l-Kurrâ denmiştir.

Bunlar muallimler hey'etidir. Ne var ki bu hey'et, ihanete uğrayacak, Bi'ri Maûne isimli mevkide pusuya düşürülerek -bir kişi hariç- hepsi şehit edilecektir.


Önceki Başlık: HZ.PEYGAMBER'İN İLMİ YAYMA TEDBİRLERİ - 2
Sonraki Başlık: B. FİİLÎ VE TATBÎKİ PLÂNDAKİ TEDBÎRLER - 2

Kütüb-i Sitte eseri AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA A.Ş. izniyle sitemize eklenmiştir. Kopyalama yapılamaz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Not:Arapça yazılarda, Lam elifler, lam ve elif şeklinde ayrı ayrı olarak görünüyor. Ayrıca başka hatalar da olabilir. Bu açıdan okuyucularımızın bunu dikkate almalarını istirham ederiz.