1. CİLT

Hadis Tarihi, Bazı Hadis Meseleleri, Hz. Peygamber'in İlmi Yayma Tedbirleri

2. CİLT

Kur'ân ve Sünnete Sarılma, İtikaf', İhyâ'u'l-Mevat, Îlâ, İsim ve Künye, Kaplar, Ecel ve Emel, Ebeveyne İyilik

3. CİLT

Bey(Alım Satım),Cimrilik,Bina, Tefsir

4. CİLT

Kur'an'ın Tilaveti ve Kıraatı,Tevbe,Rüya, İflâs

5.CİLT

Ölümü Temenni, Teşekkür, Cihad, Cidal ve Mirâ, Hacc ve Umre

6. CİLT

Hidane,Hased, Hırs, Haya, Hulk(Huy), Korku, Alemin Yaradılışı, Hilafet ve İmamet, Hul, Dua

7. CİLT

Diyetler, Borç ve Ödeme Âdabı, Zebâih (Kesimler),Dünyanın ve Yeryüzündeki Bazı Yerlerin Zemmedilmesi,Rahmet, Rıfk, Rehin, Riya, Zekât,Zinet

8. CİLT

Sehavet ve Kerem, Sefer (Yolculuk) Âdâbı, Müsâbaka ve Atıcılık, Sual, Sihir ve Kehanet, İçecekler,Şirket, Şiir,Namaz,

9. CİLT

Oruç, Sabır

10. CİLT

Sıdk (Doğruluk), Sadaka ve Nafaka, Sıla-i Rahm, Sohbet, Mehir, Av, Allah'ın Sıfatları, Misafirlik (Ziyafet), , Taharet

11. CİLT

Yiyecekler, Tıb ve Rukye, Talâk (Boşanma), Zıhâr, İlim, Af ve Mağfiret, Âzad Etme

12. CİLT

İddet ve İstibra, Ariyet, Umrâ ve Rukba, Gazveler,Kıskançlık,Gadab (Öfke), Gasb,Gıybet ve Nemine,Musiki ve Eğlence, Gadr (Vefasızlık), Fezâil

13. CİLT

Feraiz ve Mevaris (Miraslar), Fitneler Hevalar ve İhtilaflar, Kader

14. CİLT

, Kaza (Dava) ve Hüküm, Katl, Kısas, Kasâme, Mudarabe, Kıssalar, Kıyamet, Kesb (Kazanç), Yalan

15. CİLT

Kebair, Libas (Giyecekler), Lukata (Bulutular), Lian, Lakît, Oyun ve Eğlence, Lanetleme ve Sövme, Mev'izeler, Muzaraa (Ziraî Ortaklık), Medh, Mizah ve Şakalaşma, Ölüm, Mescidler, Peygamberlik, Nikah

16. CİLT

Nikah, Nezr (Adak, Niyet ve İhlas, Nasîhat ve Meşveret, Nifak, Yıldızlar, Hicretler, Hediye, Hibe, Vasiyet, Vaad, Vekâlet, Vakıf, Yemin, İlaveler, Taharet, Namaz, Ezan

17. CİLT

Bu cild İbn Mace’nin Sünenine aittir. Mescidler ve Cemaatler, Namazı Eda ve Namazın Sünnetleri, Cenaze, Oruç, Zekat, Nikah (Evlenme), Talak, Kefaretler, Ticaretler, Ahkâm, Hibeler, Sadakalar, Rehinler, Şuf'a, Lukata (Buluntular), Köle Azad

    Hadis Ansiklopedisi | 1. CİLT

B. FİİLÎ VE TATBÎKİ PLÂNDAKİ TEDBÎRLER - 2

3-ÖĞRETİCİLER

Hz. Peygamber'in tedrisât işlerinde istihdam ettiği kimseleri profesyonel olanlar ve profesyonel olmayanlar diye iki kısımda incelemek daha uygun olacaktır.

1- PROFESYONEL MUALLİMLER: Bunlar sayı itibariyle azdır. Ancak rivâyetler bunların "öğreticilik" vazîfesine tâyin edildiklerini ve devamlı bu işle meşgul olduklarını göstermektedir. Bunlara, muallim-talebe münâsebetlerini ilgilendiren bâzı tâlimatlarda da bulunulmuştur.

UBÂDETU'BNU'S-S,ÂMİT: Ubâde, Suffa'ya tâyin edilen muallimlerden biri idi: "Hem Kur'an ve hem de yazı öğretiyordu". Kendisinden gelen şu rivâyet, vazîfesini icra tarzı husûsunda bir bilgi vereceği için aynen kaydediyoruz:

"Hz. Peygamber (müslümanların durumu ile) meşgul olurdu. Öyle ki, Medîne'ye bir muhâcir geldiği zaman, onu bizden birine teslîm eder, o da kendisine Kur'an öğretirdi. Resûlullah (aleyhissatâtu vesselâm) yine bir gün bana birisini teslim etti. Onu evde barındırdım. Akşam yemeklerini de beraber yerdik. Ben ona Kur'an okutuyordum. (Öğrenme işi bitince) âilesinin yanına döndü. Ancak, bana karşı borçlu durumda olduğunu düşünmüş olacak ki, bana bir yay hediye etti. Ben ne böyle kaliteli bir yay, ne de böyle güzel bir hediye görmemiştim. (Hemen kabûl etmeyip), Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e geldim ve durumu anlatarak bu hediyeyi alıp almama husûsunda fikrini sordum. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Aldığın takdirde bu, boynuna takılmış bir ateş olur" dedi ve almama müsâade etmedi".

Bu rivâyet, Hz. Peygamberi'in, Medîne'ye gelen muhâcirlerin tâlim işleriyle yakînen ilgisini gösterdiği gibi, ehil olan herkesi muallim olarak istihdâm ettiğini, muallimlerin, talebelerini, icâbında evine alarak onlarla teksîfî olarak ilgilendiklerini ve bilhassa öğretim işinin bu safhada parasız olduğunu göstermektedir.

ABDULLAH İBNU SAÎD İBNİ'L-ÂS: Rivâyetler Suffa'ya tâyin edilen diğer bir muallimin Abdullah İbnu Saîd olduğunu belirtir. Kaynaklarımız, bu zâtın, câhiliyye devrinde okuma-yazma bilen nadir şahıslardan biri olduğunu ve ayrıca güzel yazı yazdığını belirtir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) buna da "Medîne'de yazı öğretmeyi emretmiştir".

MUALLİM MİRDÂS: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde "muallimlik" mesleği icra edenlerden biri de Mirdâs'tır. Hakkında fazla malûmat yoktur. İbnu Hacer, el-İsâbe'de, ilgili bâbın "el-Kısmu'l-Evvel"inde zikretmesi hasebiyle, sahâbeliği kesindir. Bâzı şahıslarda olduğu üzere, vasfı ismine galebe çalmışa benziyor. Zira kitaplarımız künye, nisbet vs. vermeksizin sâdece "Muallim Mirdâs" diye zikrederler.

Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm)'in muallimlik mesleğiyle ilgili olarak ona verdiği tâlimattan son derece mühim olan pedagojik birkaç esas bize ulaşma şansını elde etmiştir.

"Ey Mirdâs! Kur'an öğretmeye mukaabil herhangi (maddî) bir şart koşmaktan ve inceltilmiş ekmek (yufka) almaktan sakın!".

"Ey Mirdâs! Üçten fazla vurmaktan sakın. Eğer üçten fazla vurursan Allah kıyâmet günü sana kısas uygular".

Yeri gelmişken, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in tesbît ettiği pedagojik esaslardan birini daha kaydedelim: Bu ümmetten üç çocuğun talimini üzerine alan bir muallim, bunların zengin ve fakirini yanyana müsâvi olarak tâlim etmezse, kıyâmet günü hâinlerle haşredilir".

CÜBEYR İBNU HAYYETİ'S-SAKAFÎ:

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'le, muallimlik vasfı sebebiyle olan münâsebetinden bahsedilmez ise de, Ashâb'dan olan bu zâtın Tâifli ve bir küttâb (ilk mekteb) muallimi olduğu, bilâhare Irak'a gelerek Dîvân'da kâtiplik yaptığı belirtilir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bu şekilde yazı bilen kimselerden istifâde ettiği bilinmektedir. Binâenaleyh Cübeyr'den de aynı maksadla istifâde etmiş olması uzak ihtimal değildir.

2. PROFESYONEL OLMAYAN ÖĞRETİCİLER

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in hem yazı, hem de diğer dinî bilgileri öğretmede istihdam ettiği kimseler, şüphesiz yukarıda kaydettiğimiz birkaç isme inhisar etmez. Bu isimler, münhasıran muallimlik icrâ eden, bunun dışında başka vazîfesi olmayan, öğretme işi profesyonel meşguliyet hâline gelmiş olan kimselerdir. Bu sebeple onların bu vasıflarıyla ilgili çokça rivâyet gelmiştir. Ama, bunlar dışında, muallim olarak istihdam edilmiş oldukları belirtilen daha pek çok isimler var. Ayrıca -"mescidler" bahsinde de belirteceğimiz gibi- Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından tavzîf edilen imamlar, âmiller (kadılar, vergi memurları, idareciler) büyük çoğunluğu ile aynı zamanda muallimdirler. Bunlar gittikleri yerlerde her çeşit öğretimde bulunmuşlardır. Kaynaklarımız bunlardan bahsederken pek çoğunun "muallimlik" vasfını belirtir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in istihdam politikasından hareketle bütün me'murların bu hizmete iştirak etmiş olabileceklerini söylemek bile mümkündür. Biz fazla teferruata girmeden "öğreticilik" vazîfesi de ifa etmiş bâzı mühim şahsiyetlerle, bir kısım başka faaliyet kollarını belirtmeye çalışacağız.

1) MUALLİMLİK DE YAPTIĞI BİLİNEN ŞAHSİYETLER

MUÂZ İBNU CEBEL: Ashâb'ın (radıyallahü anhüm ecmaîn) fakîhlerinden olan bu zât Medînelidir. Yazıyı sonradan öğrenmiş olmalıdır. Kur'an'ı cem'edenlerden biridir. Hz. Peygamber önceleri onu Medîne'de mescid imamı olarak istihdam etmiş, bilâhare (hicrî 9. yılda) Yemen'e emîr tâyin etmiştir.

Taberî'de geçen kayda göre, Yemen'deki vazifesi bir nev'i müfettişliktir. Zira ifâde şöyle: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Muâz İbnu Eebel (radıyallahu anh)'i iki belde halkına muallim tâyin etti: Yemen ve Hadramevt". Taberî devamla şu açıklamayı kaydeder: "Muâz muallimdi. Yemen ve Hadramevt'teki her bir âmilin (me'murun) bölgesinde dolaşırdı..." Yemenlilere yazdığı mektupta Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamayı kaydeder: "Ben Muâz'ı size efendi olarak değil, bir kardeş, bir muallim ve Allah'ın emirlerini infaz edici olarak yolladım".

Ahmed İbnu Hanbel'in rivâyetinde Hz. Muâz'a, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Kur'an öğretmeyi hassaten emretmiştir. Mekke fethedildiği zaman ora halkına fıkıh öğretme vazîfesini de Resûlullah, Muâz'a verip, kendisi Huneyn'e hareket etmiştir. Muâz, bilâhare Hz. Ömer tarafından Filistin'e "Kur'an ve fıkıh öğretmek" üzere gönderilecek ve orada tâuna tutularak Allah'ın rahmetine kavuşacaktır. Amr İbnu Mürte ve Ebû Temîm el-Ceyşânî örneklerinde olduğu üzere, Hz. Muâz (radıyallahu anh)'dan Kur'an ve Fıkıh öğrendiğini ifâde eden sahâbiler onun fiilî muallimliğine şehâdet eder.

EBÛ MÛSA EL-EŞÂRİ: Hz. Muâz'la birlikte Kur'an öğretmek emri ile Yemen'e gönderilenlerden biridir. Kur'an okuyuşundaki güzelliği ile meşhurdur. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) "Ebu Mûsa'ya Âl-i Dâvud'un mizmarlarından bir mizmar verilmiştir" diyerek sesinin güzelliğine olan takdîrlerini ifâde etmiştir. Hz. Ali (radıyallahu anh) de ilmindeki üstünlüğünü takdîr eder. Onun bu mümtaz vasıfları, Hz. Peygamber'den sonra Hz. Ömer tarafından Basra'ya, Hz. Osman tarafından da Kûfe'ye âmil tâyin edilişinin sebebini açıklar. Onun tâyini, diğer birçok âmiller gibi sâdece idârecilik için değildi. Yemen'e "Kur'an tâlimi için" tâyin edildiği tasrîh edildiği gibi, rivâyetler Basra ehline fıkıh ve Kur'an öğrettiğini sitayişle belirtirler. Keza Kûfe halkı da ondan fıkıh öğrenmiştir.

ÜBEY İBNU KAAB: Medînelidir. "Seyyidü'l-Kurrâ"dır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm): "Allah, sana Kur'an okumamı emretti" diyerek ona husûsan Kur'an okumuştur. Übey (radıyallahu anh) aynı zamanda fakîhtir ve büyük müftülerden biridir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e ilk defa kâtiplik yapanın da Übey olduğu belirtilir. İbnu Sa'd Medîne'ye gelen ihtida hey'etlerine Medîne'deki ikametleri sırasında, Übey'in Kur'an öğrettiğini belirtir.

EBÛ'D-DERDÂ: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde Kur'an'ı tam olarak hıfzedenlerden biridir. Akıllı, fakîh ve hakîm bir kişi olduğu belirtilir (radıyallahü anh). Mesrûk, onu Ashâb'ın altı fakîhinden biri addeder (diğerleri Hz. Ali, Hz. Ömer, Hz. İbnu Mes'ûd, Hz. Muâz, Hz. Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahü anhüm ecmaîn)'dir. Hz. Peygamber onun hakkında "Ümmetimin hakîmidir" diyerek iltifatta bulunmuştur. Hz. Ömer, Ebû'd-Derdâ'yı Şam kadısı yapacaktır.

EBÛ UBEYDE İBNU'L-CERRÂH: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in, hîn-i hâcette muallimlik vazifesi verdiği kimselerden birinin Ebû Ubeyde olduğu anlaşılmaktadır. Zira kendisinden "öğretimi (ta'lîm) güzel yapacak" bir muallim taleb eden Ebû Sa'lebe el-Huşenî'yi Ebû Ubeyde'ye teslîm ederek: "Seni, sana ta'lîm ve edebini güzel yapacak birine teslîm ettim" der. Keza Hz. Peygamber'le biat yapan Yemen heyeti de: "Bize Sünnet ve dini öğretecek birini gönder" talebinde bulununca, "Bu ümmetin emîni" diye iltifatta bulunduğu Ebû Ubeyde'yi gönderir.

HÂLİD İBNU SÂD İBNİ'L-ÂS: Daha önce Suffa muallimi olarak ismi geçen Abdullah İbnu Saîd'in kardeşidir. İslâm'ın bidâyetinde Mekke'de yazı bilenler listesinde adı geçen Hâlid (radıyallahu anh)'i Resûlullah'ın öğretim işlerinde mutâd olarak istihdam etmiş olacağına en iyi delil, İslâma geçen Taifli kölelerden birinin "bakım ve ta'lîmini" yapmak üzere kendisine teslîm edilmiş olması ve ayrıca San'a'ya âmil tâyin edilmesidir.

AMR İBNU SAÎD İBNİ'L-ÂS: Yukarda ismi geçen Hâlid' in kardeşidir. Bunun câhiliyye devrinde yazı bilenler arasında ismi geçmiyor ise de, Mekkeli asîl bir âileden olmasından başka diğer üç kardeşinin "yazı bilenler" meyânında zikredilmesi bunun da müslüman olmazdan önce yazı bildiğini gösterir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bakım ve ta'lîm'i için Taifli bir köleyi de Amr'a teslîm etmiştir.

SA'D İBNU ÜBÂDE: Sehâvet ve ikrâmıyla meşhur olan Sa'd Hazrec kabîlesinin reisidir. Câhiliyye devrinde yazı bilen Medînelilerdendir. Bakım ve ta'lîm için Taifli kölelerden Sa'd'a da teslîm edilenler olmuştur.

OSMAN İBNU AFFAN: Câhiliyye devrinde yazı bilen Mekkelilerdendir. Muallim olarak istihdam edildiğinin mevsûk delili Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in İslâm'a geçen Taifli kölelerden "bakım ve ta'lîm"i için Hz. Osman'a da teslim edilmiş olmasıdır.

EBÂN İBNU SÂD İBNİ'L-ÂSÎ: Mekke'nin ileri gelen, nüfuzlu bir âilesinden olan bu zât, "Kur'an öğretmesi için" kendisine mübtedî teslim edilenlerden biridir. Zeyd İbnu Sâbit'e Kur'an imlâ etmek üzere Hz. Osman (radıyallahu anhüm) tarafından tavzıf edildiği belirtilen Ebân'ın, İslâm geldiği zaman Mekke'de yazıyı bilenler arasında zikri geçmiş olması mevzûmuz açısından mânidârdır.

AMR İBNU HAZM: Yemenli Benî'l-Hâris kabilesine âmil olarak gönderilen Amr da burada zikre değer. Zira, Amr'ın tâyini sâdece vergi toplamaya râci olmayıp, aynı zamanda onlara dini anlatmak, Kur'an ve Sünnet'i ve İslâm'ın meâlimini (haram ve helâlin sınırlarını) öğretmek içindir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yola çıkarken Amr (radıyallahu anh)'a uzun bir tâlimatnâme vermiştir. Burada yer alan mes'elelerden bir kısmı öğretimle alâkalıdır. Amr İbnu Hazm'ın tâyini onuncu hicrî yılda ve buraların Hâlid İbnu Velîd tarafından fethini müteâkib onların İslâm'a girişlerinden sonra olmuştur.

ALÂ İBNU'L-HADRAMÎ: Aslen Hadramevtli olan Alâ, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e kâtip olarak hizmet verenlerden biridir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) onu, "zekât toplamak ve İslâm'ı öğretmek" üzere Bahreyn'e vâli tâyin etmiştir. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (radıyallahü anhümâ) zamanında da yerinde kalmıştır ve vâli iken orada ölmüştür.

ÜSEYD İBNU HUDAYR: Câhiliyye devrinde yazı bilen az sayıdaki Medîneliler arasında ismi geçen Üseyd (radıyallahu anh)'in muallim olarak istihdâm edildiğini açık şekilde ifâde eden bir rivâyet İbrahim İbnu Câbir'le ilgili olarak gelir. Müslüman olan Taifli kölelerden İbrahim İbnu Câbir, "bakım ve ta'lîmi için" Üseyd'e teslim edilir.

RÂFİ İBNU MÂLİK: Hazrec'den ilk müslüman olan kimsedir. Kalkaşandî'nin kaydettiği, yazı bilen Medîneliler listesinde yer alır. Birinci Akabe biatına katılmıştır. Bu ilk karşılaşmada Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) kendisine on yıl boyunca inmiş bulunan âyetlerin tamamını ihtiva eden yazılı bir nüsha vermiştir. Râfi bunlarla Medîne'ye dönünce kavmini toplayıp onlara bunu okumuştur. Sûre-i Yûsuf'u da Medîne'ye ilk defa Râfi getirmiştir.

MUS'AB İBNU UMEYR: Birinci Akabe bîatından sonra, bîata katılan 12 kişilik Medîneli Ensârla birlikte "onlara Kur'an okumak, İslâm'ı öğretmek ve dinde onları fakîh (bilgili) kılmak üzere" Medîne'ye gönderilir. Es'ad İbnu Zürâre'nin yanında misafir olan Mus'ab, İslâm'ın Medîne'de yayılmasında büyük hizmette bulunmuştur. Vazîfesi, bilhassa Kur'an okumak olduğu için kendisine Kâri veya Mukri denmiştir. Yazı bildiği veya Medîne'de yazı da öğrettiği husûsunda sarâhat yok ise de üzerine aldığı vazîfe icâbı bilmesi gerektiği ve yazı da öğrettiği söylenebilir. Mus'ab'ın eliyle İslâma girdiği belirtilen Sa'd İbnu Muâz ve Üseyd İbnu Hudayr Medîne'nin ileri gelenleridir ve yazı bilen ve muallim olarak istihdam edilenler arasında isimleri geçer.

ABDULLAH İBNU MES'ÛD: Altıncı Müslüman olarak, tâ bidâyetlerde İslâm'a giren ve ilk defa Kur'an'ı kâfirlere karşı açıktan açığa okuma şerefine eren İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'u Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in daha ilk yıllarda: "Sen muallem (tahsil ve terbiye görmüş, bilgili) bir gençsin" diye takdîr ettiğini görürüz. Hz. Ömer İbnu Mes'ûd'u "ta'lîmde insanların en mülâyimi (erfak ta'lîmen)" olarak tavsîf eder ve Kûfe'ye "muallim ve vezîr" olarak tâyin eder. Bu "muallem" muallimin Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından da ta'limde istihdam edilmiş olması kesindir.

MÜNZİR İBNU AMR: Câhiliyye devrinde yazıyı bilen nâdir Medînelilerden biri olduğu belirtilen Münzir (radıyallahu anh)'i Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Necid'e muallim olarak göndermiştir.

ABDULLAH İBNU ÜMMİ MEKTÛM: Mus'ab İbnu Umeyr'le birlikte Medîne'ye gelmiştir. İkisi birlikte halka "Kur'an okutmuşlardır".

MUALLİMLER HAZIR KUVVETİ Mİ?

Yukarda temas edildiği üzere Taif kuşatması sırasında Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in: "Kaleyi terk ederek bize katılan köleler hürdür" diye ilân ettirmesi üzerine Taifi terkederek müslümanlar safına katılan on küsûr köleyi Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) "hem geçimlerini karşılamak ve hem de Kur'an ve Sünnet öğretmek" üzere bir kısım müslümanlara teslim eder. Hürriyeti bağışlanan bu kölelerin teslîm edildiği kimseleri yakından tanıyınca şu durumu tesbît etmekteyiz: Bunlar, belirtildiği üzere, bir tanesi harîç, hepsi yazı bildiklerine dâir haklarında rivâyet gelmiş olan ve "muallim" olarak başka fırsatlarda da istihdam edilmiş bulunan kimselerdir. Bu durumdan hareketle, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in yazı bilen kimseleri ihtiyaç zuhurunda "ta'lîm işlerinde" istihdam etmek üzere önceden yetiştirilmiş, bir nev'i "hazır kuvvet" şeklinde müheyya tuttuğu neticesine varılabilir. Mevzûbahis olan hâdisede ismi geçenler şunlardır: Amr İbnu Saîd İbni'l-Âs, Hâlid İbnu Saîd, Ebân İbnu Saîd, Osmân İbnu Affân, Sa'd İbnu Ubâde, Üseyd İbnu'l-Hudayr.

2) BEDİR ESİRLERİ: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in okuma-yazma seferberliğinden söz ederken kaydedilmesi gereken mühim vak'alardan biri, Bedir esirleri arasında yazı bilenlerden bu maksatla istifâde edilmiş olmasıdır. O zaman için esaretten kurtuluşun normal maddî bedeli dört bin dirhemdir. Parası olmayan okur-yazar her bir esire on çocuk verilir ve bunların yazı öğrenmeleri fıdye-i necat (esâretten kurtuluş bedeli) yapılır. Buradan, bir çocuğun yazı öğrenmesi için takdîr edilen ücret hakkında bir bilgi edinilebilir ki dörtyüz dirhemdir. (1)

Kaynaklarımız kaç esirin bu maksatla tavzîf edildiği, bu çocukların teker teker mi, topluca mı, evlerde mi, mescidde -veya bazılarının tahmîn ettiği şekilde küttâblarda mı- öğretime tâbi tutulduğu, bu işin âzamî veya asgari ne kadar sürdüğü hakkında teferruat bildirmezler. Şu kadar var ki, Ahmed İbnu Hanbel'de şöyle bir rivâyet yer alır: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Bedir esirlerinden fidye-i necat ödeyemeyenlerin fidyesini Ensâr çocuklarına yazı öğretmek kıldı. Bir gün bir çocuk ağlayarak babasına geldi. Babası: "Niye ağlıyorsun?" diye sorunca: Muallimim beni dövdü" dedi. Babası: "Habîs herif, Bedir'in intikamını alıyor. Vallahi bir daha ona gitmeyeceksin" dedi.

Bu hadîsten, tedrîsâtın topluca evden hariç bir yerde yapıldığı söylenebilir kanaatindeyiz. Zira "bir daha ona gitmeyeceksin" denmektedir.

Bedir esirlerinden bâzılarının, muallim olarak, bizzat Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından istihdam edilmiş olması, ilmi tahsil mes'elesinde müslümanlara kıyâmete kadar ışık tutacak bir telâkkî kazandırmıştır: "İlim, her bilenden alınabilir, müşrik bile olsa. Böylece bu sünnet, "İlim mü'minin yitiğidir, nerede bulursa almalıdır" hadîsini tamamlamakta ve buna "her kimde bulursa almalıdır" mânâsını ilâve etmektedir.

Resûlullah'ın bu çeşit teşvîk ve fiilî örnekleri arkadan gelen nesilleri ilim öğrenmekte son derece cesur kılmış olmalıdır. Nitekim Sa'd İbnu Ebî Vakkas'ın -Irak'tan- Cufeyne adında müşrik bir muallimi Medîne'ye getirdiğini ve orada halka kitâbet (yazı) öğrettiğini kaynaklarımız belirtir.

3) ASKERÎ KOMUTANLAR: Taşra halkını yetiştirmek üzere hizmet verenler sâdece bu maksadla gönderilen muallimler veya vâliler veya vergi memurları değildir. Bâzan askeri komutanların da öğretim hizmetine iştirâk ettikleri görülmektedir. Nitekim Hâlid İbnu Velîd (radıyallahu anh) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e yazdığı mektupta, Benî'l-Hâris'i İslâm'a dâvet ettiğini, onların da harbetmeden İslâm'ı kabul ettiğini belirttikten sonra ilâve eder: "Aralarında ikâmet ediyorum. Onlara Allah'ın emrettiklerini emrediyor, nehyettiklerinden nehyediyorum. Resûlullah'ın mektubu gelinceye kadar İslâm'ın meâlimini (haram ve helâlin sınırlarını) ve Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in Sünnetini öğreteceğim".

4) ÂMİLLER: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde devletçe tâyin edilen memurlara "âmil" denmektedir. İslâm'ın bidâyetinde, bilhassa taşraya gönderilen memurlar, çoğu kere çeşitli vazîfeleri ifa ederlerdi: İdâre, İslâm'ın bidâyetinde, bilhassa taşraya gönderilen memurlar, çoğu kere çeşitli vazîfeleri ifa ederlerdi: İdâre, kaza (kadılık), öğretim ve zekât toplayıp dağıtma gibi. Bu sebeple bu memurların bâzan "vâli", bâzan "kadı", bâzan da "zekât tahsîldarı" veya "muallim" olarak tavsîflerine rastlanabilir. Hepsi de doğrudur. Bu sebeple kelimeyi aynen muhafazayı uygun bulduk.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), âmil seçerken çok titiz davranmıştır. "Beni âmil tâyin et" diye mürâcaatta bulunan bir kısım heveslileri bâzan: "Biz işlerimize onu taleb edeni tâyin etmeyiz", bâzan: "Memurluk bir emânettir, hakkı verilmezse kıyâmet günü rüsvaylık ve pişmanlıktır", bâzan:

"Sakın bizzat isteme, verildiği takdirde yardımcısız kalırsın, sen istemeden verilirse yardım görürsün", bâzan: "Memur olmadan ölürsen kurtuluşa erdin demektir", bâzan: "Benim nazarımda hıyânette en ileri olanınız memurluk taleb edeninizdir" diyerek hep reddetmiştir. Bu mevzûda pek çok rivâyet mevcuttur. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bu titizliğinin mühim sebeplerinden biri de, şüphesiz, memurluğun çok yönlü oluşudur. Birçok fonksiyonun birlikte başarıyla ifâsı, elbette ki kişide mümtaz vasıfların bulunmasını gerektirecektir.

Hz. Peygamber devrinin şartlarını ve Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu şartlar muvâcehesindeki titizliğini belirttikten sonra, hepsi hakkında yeterli açıklıkta rivâyet olmasa bile, en azından çoğunluk itibariyle bu "âmil"lerin okuma-yazma bildiğini ve gittikleri yerlerde ta'lim işleriyle de meşgul olduklarını söyleyebiliriz. Şu halde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in ta'lîm politikasından bahseden böyle bir çalışmada, Resûlullah'ın memurlarını ismen kaydetmek faydadan hâli değildir. Yukarıda birer ikişer satır mâlûmat dercederek zikrettiklerimiz dışında tarihçi Belâzurî şu isimleri de kaydeder ve vazîfe yerlerini belirtir:

Ziyâd İbnu Lebîd (Hadramevt), el-Muhâcir İbnu Ebî Umeyye (Kinde), Attâb İbnu Esîd (Mekke), Ebû Süfyân İbnu Harb (Necrân), Huzeyfe (Debâ), Ebu Zeyd el-Ensârî (Ummân), Yezîd İbnu Ebî Süfyân (Necrân), Amr İbnu Süleym er-Razakî (Kinde, Hadramevt), Avf İbnu Mâlik (Necrân), Abbâd İbnu Bişr el-Ensârî (Benî Mustalik), el-Akra' İbnu Hâbis (Benî Dârim), ez-Zibrikaan Husayn İbnu Bedr (Benî Avf), Mâlik İbnu Nüveyre (Benî Yerbû'), Adiyy İbnu Hâtim (Tayy, Esed), Uyeyne İbnu Hısn (Benî Fezâre), Hâris İbnu Avf (Benî Mürre), Nuaym İbnu Mes'ûd el-Eşca'î (Eşca' İbnu Reys, Enmâr İbnu Bağîz, Benî Amr İbnu Bağîz), Mâlik İbnu Avf en-Nasrî (Hevâzin), Abbâs İbnu Mirdâs (Beni Süleym), Âmir İbnu Mâlik İbn-i Ca'fer (Benî Âmir), el-A'cem İbnu Süfyân (Uzre, Selâmân, Beliyy, Kelb), Abdurrahman İbnu Avf ez-Zührî (Kelb), Büreyde İbnu'l-Husayb el-Eslemî (Eslem, Gıfâr, Cüheyne), Ka'b İbnu Mâlik el-A'cem İbnu Süfyân (Eslem, Gıfâr, Cüheyne), Ebû Ubeyde İbnu'l-Cerrâh (Müzeyne, Hüzeyl, Kinâne), ed-Dahhâk İbnu Süfyân el-Kilâbi (Beni Kilâb), Kurre İbnu Hübeyre el-Kuşeyrî (Benî Kuşeyr), Sâlif İbnu Osmân İbnu Muattıb (et-Tâif, el-Ahlâ), Ali İbnu Ebî Tâlib (Yemen).

5) HÂFIZLAR: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde muallim olarak hizmet verenler meyânında hâfızları da zikretmek mümkündür. Zira "hâfız" olduğu belirtilen isimlerin hemen hemen tamamı, aynı zamanda "muallim" olarak yukarıda haklarında mâlûmat sunduğumuz kimselerdir. Sözgelimi, Beyhâki, Ensâr'ın hâfızlarını zikrederken bunların altı kişi olduğunu söyler ve şu isimleri sayar: Ubeyy İbnu Ka'b, Zeyd İbnu Sâbit, Ebû Zeyd, Muâz ibnu Cebel, Ebû'd-Derdâ, Sa'd İbnu Ubâde.

Âlimlerimiz hâfızların sayısı üzerine gelen rivâyetlerin kesin rakam ifâde etmeyeceğini belirterek rakamlara tekabül eden isimler dışında pek çok hâfızın olduğunu söylerler. Sözgelimi, Dört Halîfe'nin Talhâ, Sa'd İbnu Mes'ûd, Huzeyfe, Sâlim, Ebû Hüreyre, Abdullah İbnu Sâib, Dört Abdullahlar, gibi daha nicelerinin hafız olduklarına dair rivâyetler kaydederler. Muayyen sayıda hâfızdan söz eden Enes (radıyallahu anh)'in sözü çeşitli şekillerde te'vil edilir. Bunlardan birine göre, muayyen sayıdaki kişiler (ki bunlar Übeyy, Muâz, Ebû Zeyd, Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahü anhüm)'tir Kur'an'ı bütün vücuhuyle ezberlemiş olabilirler.

Kur'an'ı Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde cemedip ezberleyenler meyânında kadın olarak, Hz. Âişe, Hz. Hafsa, Hz. Ümmü Seleme (radıyallahü anhünne)'den ayrı olarak Ümmü Varaka adında bir kadının daha ismi geçmektedir (radıyallahü anhâ). İbnu Sa'd'ın kaydına göre,Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Ümmü Varaka'yı kendi ev halkına (1) imam tâyin eder. Ümmü Varaka'nın bir de müezzini mevcuttur. Bu hâfıza hanım (radıyallahü anhâ) köleleri tarafından şehîd edilinceye kadar imamlık yapar. Ümmü Varaka'nın da, daha önce zikri geçen Şifâ hanım (radıyallahü anhümâ) gibi, muallimlik de yapmış olması ihtimalden uzak değildir.

MUALLİMLERİN İTİBAR VE MUHTARİYETİ

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) zamanında muallimlik vasıf ve hizmetiyle temâyüz eden fakîh sahâbiler Resûlullah'ın irtihalinden sonra aynı öğretim vazîfesinde istihdam edilmişler, bilhassa İslâm'a dahil edilen yeni bölgelere gönderilerek buralarda yaşayan ahâlinin İslâmlaşmalarında istihdam edilmişlerdir. Sözgelimi, Hz. Ömer "halka fıkıh öğretmek üzere" başta Abdullah İbnu Mugaffel olmak üzere on kişiyi birden "muallim" olarak Basra'ya gönderir. Keza, yine Hz. Ömer, Filistin vâlisi Yezîd İbnu Ebî Süfyân'ın: "Şam ehlinin, kendilerine Kur'an ve Fıkıh öğretecek kimselere ihtiyâç duyduğunu" yazması üzerine de Muâz İbnu Cebel, Ubâdetu'bnu's-Sâmit ve Ebû'd-Derdâ'yı Filistin'e göndermiştir. Ubâde, Humus'ta, Ebû'd-Derdâ Şam'da, Muâz'da Filistin'de vazîfe yaparlar. Bir müddet sonra Ubâde Filistin'e geçer.

Hz. Ubâde ile Hz. Muâviye (radıyallahü anhümâ) arasında geçen bir vak'a, muallimlerin merkez nazarındaki itibar ve değerini göstermek için burada zikre değer. Vak'a hakkında verilen bilgiye göre, aralarında çıkan bir anlaşmazlık sebebiyle Hz. Muâviye, Hz. Ubâde'ye karşı çok kaba bir dil kullanır. Bölgenin vâlisi bulunan Hz. Muâviye'ye kırılan Ubade: "Seninle aynı yerde ebediyyen ikamet etmeyeceğim" diyerek Medîne'ye geri döner. Hz. Ömer, duruma muttali olunca Ubâde'ye: "Hemen yerine dön, senin ve senin gibilerin bulunmadığı bir yeri Allah yok etsin" diyerek onun gönlünü hoş ettiği gibi Hz. Muâviye'ye de: "Ubâde üzerinde hiçbir âmirlik hakkın yoktur" diye yazar. Bu hâdise, bize İslâm tarihinde ilk ilmî muhtâriyet örneği olmaktadır.

TA'LÎM VAZÎFESİNİN AYRILMASI: Bilhassa Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde olmak üzere, bidâyetlerde, vergi toplama, kaza, idâre ve hattâ ta'lîm gibi vazîfeler aynı şahıslarda toplanıyordu. Hz. Muâz misâlinde olduğu gibi, bir bölgeye gönderildiği zaman orada her çeşit hizmeti görüyordu. Bu durumun daha ziyâde yetişkin eleman azlığından ileri geldiği söylenebilir. İslâm devletinin her bir ihtisas sahâsı için istihdam edebileceği insan potansiyeli arttıkça tâyinler artmış, vazîfeler ayrılmıştır. Buna en güzel misâl Hz. Ömer'in tatbîkatıdır. Hz. Ömer (radıyallahu anh) Kûfe'ye Ammâr'ı "emîr" olarak tâyin ederken, Abdullah İbnu Mes'ûd'u da "vezir ve muallim" olarak tâyin etmiştir.

İLMÎ SEFERBERLİĞİN NETİCESİ: MÜESSESELER MEDENİYETİ

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in açtığı bu okuma-yazma seferberliği sonunda okuma-yazma bilenlerin sayısı ne oldu? Medîne ve Mekke'de yazı öğrenenler yüzde kaçı buldu? Erkek ve kadınlardan kimler yazı öğrendi? Bu mes'elede bedevîler nasıl bir seviyeye ulaştı? vs. Bu husûslar üzerine, bilinen mütedâvil kitaplarda teferruata rastlamayız.

Buradaki sükût ve kapalılık çeşitli sebeblerden ileri gelebilir. Sözgelimi:

1- Okuma-yazma mes'elesi o derece halledilmiş, bilenlerin nisbeti o kadar yükselmişti ki, câhiliyye devrinde veya İslâm'ın bidâyetlerinde olduğu gibi bilmek değil, bilmemek istisnâî durumları teşkîl etmiştir. Herkesin bilmesi normaldir. Bunu yazmak gereksizdir. Meselâ Sakîf hey'eti içerisinde, yaşça en küçük olmasına rağmen "İslâm'ı öğrenmekte en hırslı ve Kur'an bilgisinde en ileri" olması sebebiyle Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından hey'ete imam ve reis tâyin edilen Osman İbnu Ebî'l-Âs, bilâhare, Hz. Ömer (radıyallahu anh) tarafından Ummân ve Bahreyn'e vâli tâyin edilir. Ama hiçbir kaynak bu zâtın yazı öğrendiğini mevzûbahis etmez. Ancak, bilhassa her şeyin yazışmaya dayandığı, devlet divânlarının tutulmaya başlandığı Hz. Ömer (radıyallahu anh) devrinde vâlilerin yazı bilmeyeceği zor kabûl edilecek bir durumdur. Keza, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından 17 yaşlarında iken Necrân'a vâli olarak gönderildiği, üstelik eline ferâiz, zekât, diyet, ta'lîm vs. ile alâkalı birçok teferruatı ihtiva eden uzunca bir de mektup verildiği belirtilen Amr İbnu Hazm'ın yazı bilip bilmediği, ne zaman nasıl öğrendiği vs. hiç mevzûbahis edilmez.

Bu kapalı durum ne berikinin, ne ötekinin yazıyı bilmediği mânâsına gelmemelidir.

Öte yandan yazı bildiklerine dâir tasrihât gelenlerin daha ziyâde câhiliyye devrinde bilenler ve de Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in husûsî alâkasıyla ilk öğrenenler olduğu da göz önüne alınmalıdır.

Bu iki husûs nazar-ı dikkate alınacak olursa, başlatılmış bulunan ve sadedinde olduğumuz okuma-yazma seferberliği sonunda, kısa zamanda büyük mesâfe alınmış, yazı bilmek normal durum olmuş, şahıslar söz konusu edilirken "yazı da biliyordu" diye ayrıca dikkat çekmeyi gerektiren "istisnâi bir durum" olmaktan çıkmış bulunduğu anlaşılır.

Müteâkiben kaydedeceğimiz diğer iki ihtimâle nazaran bu ihtimâlin gerçeğe daha yakın olduğunu ifâde eden oldukça muknî bir durum da Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in istihdâm ettiği kâtiplerdir. Kaynaklarımız, ismen belirterek bunların kırkı aştığını gösterir. Tamamının 17 kadar olduğu belirtilen ve yazı bilen Mekkelilerin hepsi kâtiblik yapmış olsa bile geride pek çok kimsenin yazıyı sonradan öğrendiği anlaşılmaktadır. Bunlardan bir ikisi dışında, nasıl, nerede, kimden, ne zaman yazı öğrendikleri hakkında bilgi verilmez.

2- Zayıf bir ihtimal olarak bu husûsa temas eden kitapların yazılmış ve fakat zamanla kaybolması da mümkündür. Târih boyunca başta Hülâgu ve Endülüs olmak üzere pek çok felâketler, yangınlar, zelzeleler, sel baskınları milyonlarca eserlerin heba olmasına sebeb olmuştur. Bize intikal eden eserler, ehemmiyetlerine binâen çokça istinsah edilmiş, her tarafa kısa zamanda yayılma imkânı bulmuş olan şöhret-şiâr kitaplardır. Sözgelimi mezheb imamlarının te'lifâtı meşhur hadîs mecmuâları, bir kısım meşhurların tefsîrleri gibi. İçtimâiyât veya târihle ilgili bir eserle fıkıh, hadîs veya tefsîr sâhasına giren bir eserin istinsah edilme şansları farklıdır. Birincinin birkaç nüsha hâlinde, daha ziyâde merkezî yerlerde muhâfaza edilme şansına mukabil, diğerleri en ücra kasabalara ve hattâ köylere kadar giderek, ana merkezlerin sıkça mâruz kaldığı istilâ, yağma yangın tehlikelerinden mâsun kalma şansları vardır. Günümüze intikal eden eserler bu nokta-i nazardan değerlendirilmeye tâbi tutulacak olsa bâzı enteresan netîcelere varılabilir.

3- Daha da zayıf bir ihtimalle, bu çeşit bilgileri muhtevî kitapların kütüphanelerde,

 

kendilerine uzanacak himmet ellerini bekler vaziyette mevcut olması da mümkündür.

Herşeye rağmen, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bu okuma-yazma seferberliğinin netîcelerini, rakamlara dayanmaksızın, daha umumî hatlarla, daha bâriz, daha maddî ve müşekkel işâret taşlarıyla (menâr) gösterebiliriz.

Bu faaliyet, "mû'cize" kelimesiyle ifâde edilen bir başarıya ulaşmıştır. Kelimenin tam mânâsıyla müstakil, orijinal bir İslâm medeniyeti ortaya çıkmıştır. Bu medeniyet sâdece askerî veya siyâsî veya iktisâdî üstünlüğe dayanan bir başarı değildir. Bir medeniyetin istinad ettiği her sâhada üstünlük ve orijinallik vardır: Askerî, siyâsî, iktisâdî, ilmî, felsefi, tefekkürî, dinî, ahlâkî, insânî vs. İslâm medeniyeti herşeyden önce müesseseler medeniyetidir. Daha ilk asırda, o zamanın iki süper devleti olan İran ve Bizans'a askerî bakımdan galebe çalarak Doğu'da Çin'den, Batı'da Endülüs'e dayanan, cihan imparatorluğunu kurarak siyâsî üstünlüğü elde etmekle yetinmemiş, ilmî üstünlüğü sağlamak için de tedbîrler almıştır:

Bu cümleden olarak Yunan ve Hint klâsiklerini Arabçaya tercümeye başlamış Kûfe, Basra ve Bağdad ilim mekteblerini açarak buraları her çeşit araştırmaların merkezi olacak şekilde teçhize başlamıştır. Kur'ân-ı Kerîm'in "Bilenlerin üstün olduğu" prensibini haber veren âyeti, o devirde kısa zamanda siyâsî üstünlüğü elde eden müslümanların "ilimde de üstünlük" kazandığına şehâdet eder.

Kendisine hayat rehberi olan Kur'ân-ı Kerîm'de mülk ve saltanatın ilimle kuvvetlendirildiğini gören devlet başkanları, yâni halîfeler, ilme, ilim adamlarına değer verecek, onların yetişmesini sağlayan maddî ve mânevî atmosferi ihzâr edecek, hazırlayacak ve sağlayacaktır.

Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)inden "mü'minin yitiğidir, nerede bulunursa öz malı gibi almalıdır" diye öğrendiği "hikmet"in ve "ilm"i (2) elde etmek isteyen tâlib ve araştırıcı, yollara düşecek, açlığa, susuzluğa, yorgunluğa, hayatını tehdîd eden binbir tehlikeye bakmaksızın, "ayağındaki demir çarık eskiyinceye, elindeki demir değnek kırılıncaya kadar" yol alıp diyar diyar ilmin, irfanın, "hikmet"i peşinde koşacaktır.

Kur'an ve Hadîs'in mü'minlere zerkedip aşıladığı bu ilim aşkı ve onu taleb heyecanı ve "hikmet mü'minin yitiğidir, nerede bulursa alsın" yâni ilmin milliyeti yoktur telâkkîsi, onları büyük bir tecessüs ve şevkle komşularını anlamaya, öğrenmeye sevketmiştir. Umumiyetle, Emevîler devriyle başlatılan tercüme faaliyetlerinin ilk öncülüğünü, vefâtı hicrî 85 (milâdî 704) olan ve bir kısım kaynaklarda Ashâb'dan olduğu belirtilen Hâlid İbnu Yezîd İbn-i Muâviye'nin yapmış olması enteresandır. Yukarda kaydedilen Hz. Peygamber'in ilme teşvikkâr sözleri muvâcehesinde bu haberin doğruluğundan fazla tereddüde düşmeyiz. Söz konusu rivâyet, hatîb, şâir ve fasîh olan bu Sahâbî'nin yıldızlara, tıbba ve kimyaya âit eserleri Arabçaya tercüme ettiğini belirtir.

Mezkûr âyet ve hadîslerin hâsıl ettiği ilim heyecanı Yunan, Bizans, Hint ve hattâ Çin dâhil bütün medenî insanlığın ilmî muktesebât ve kültürel terâkümünü, kısa zamanda mü'minlere kazandırmıştır. Zengin ve rengin bir ilim repertuvarıyla yola çıkan insanlığın yeni medeniyet mimarları, bu malzemeyi Kur'ânî dehalarıyla da yoğurarak tamamen orijinal, tamamen başka ve kendisine has yeni terkipler, eserler ortaya koymuşlardır.

Târihin bu en büyük ve en uzun ömürlü medeniyetinin ortaya konmasında Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın ne derece hisse sâhibi olduğunu gösterebilmek için, bu medeniyeti ortaya çıkaran temel ruhî dayanaklarla ilgili örnekleri bizzat kendisinden (aleyhissalâtu vesselâm) veya talebelerinden (Sahâbe) veya talebelerinin talebelerinden (Tâbiîn) vermemiz mümkündür.

Meselâ, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Kim ilim talebi niyetiyle yola çıkarsa Cenâb-ı Hak, ona cennetin yolunu kolaylaştırır. Melekler hoşnud olarak kanatlarını ilim talebesinin üzerine gererler. Gökte ve yerde mevcut olan her canlı, denizdeki balıklara varıncaya kadar ilim talebesi için mağfiret taleb eder. Âlim'in âbide (ibâdetle meşgul olana) üstünlüğü ay'ın diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir..." buyurmuştur. Bu hadîste, ilmin ehemmiyetine dikkat çekilmiş ve bunu elde etmek için çok meşakkatli seyahatlere teşvîk edilmiştir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bu hadîsi, toprağa atılan bir çekirdek rolünü oynamıştır. Gerçekten, müteakip nesillerde neşv ü nemâ bularak gelişip çok tatlı ve çok feyizli meyveler verecektir. Sözgelimi, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in sünnetine harfiyyen bağlılığıyla meşhur Abdullah İbnu Ömer (radıyallahu anh) bu tavsiyeyi yerine getimede, "İlim seyyâhı ayağına bir çift demir ayakkabı giymeli, eskiyinceye kadar yol almalıdır" tavsiyesinde bulunmuştur.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yakın talebelerinden biri olan Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri (radıyallahu anh) tek bir hadîste düştüğü tereddüdü izâle edebilmek için, o hadîsi dinlemiş olanlardan Ukbe İbnu Âmir (radıyallahu anh)'i görmek üzere, Medîne'den deve sırtında yola çıkıp dağlar, çöller katederek Kuzey Afrika'ya, Mısır'a gelmiştir.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın diğer bir talebesi, Câbir İbnu Abdillâh da aynı şekilde "tek hadîs sormak için" Medîne'den kalkıp, bir seferinde "Şam"a, bir başka seferinde de "Mısır"a gitmiştir.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın talebelerinin talebelerinden (Tâbiîn'den) olan büyük muhaddis Saîd İbnu Müseyyeb "tek hadîs için günler ve geceler boyu yol yürümeyi gerektiren seyahat yaptığını" ifâde ederken, bunun talebelerinden Zühri -ki bu da Tâbiîndendir- "Saîd İbnu'l-Müseyyeb'in sekiz sene dizine diz dayayarak ilim aldığını, bâzan "tek bir hadîs için üç gün peşinde dolaştığını", Ubeydullah İbnu Abdillâh'tan hadîs dinleyebilmek için ona "hizmetçilik" yaptığını anlatır.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın talebelerinin talebelerinden olan ve İslâm medeniyetinin mimarları arasında yer alan Şa'bi de: "Bir kimse Şam'ın gerilerinden kalkıp Yemen'in ötelerine bir hikmetli kelime için seyahat etse, bu, zahmete değer, yolculuğu boşa yapmamış olur" der.

İslâm medeniyetinin ilk hocaları olan Sahâbe ve Tâbiîn'in te'sîs ettiği bu hâlet-i rûhiye, atılan bu ilim tohumları, bilâhare 40 yıl yatsı abdesti ile sabah namazını kılacak kadar gecelerini ilmî iştigalle geçiren İmam-ı A'zamlar, İmam-ı Şâfiîler, Ahmed İbnu Hanbeller; ilim talebi yolunda 30 yıl gurbette kalıp 1000'den fazla âlimden ders alan Fesevîler, Buhârîler, bir yılda yayan olarak 1000 fersahtan(3) fazla yol katederek Hicaz, Yemen, Irak, Suriye, Mısır ve Rum diyarlarında büyük sıkıntılara katlanarak seyahatler eden, bir yıl kadar kalmayı plânladığı Basra'da parasının bitivermesi üzerine bir müddet daha kalabilmek için elbiselerini parça parça satan, satacak bir şey kalmayınca sekizinci ay sonunda üzülerek ayrılmak zorunda kalan Ebû Hâtimler, İbnu Ebî Hâtimler, Beyhakîler sünbülünü verecek, bu sünbüller bir şecere-i Tûba gibi gelişerek, insanlığın nefesini kesen ortaçağ karanlığı içinde cennetâsa İslam medeniyeti çiçekliğini hâsıl edecektir. 

YAZI İÇİN NE DEDİLER?

İlmin hâfızaya alınması düşüncesiyle yazıya karşı alınan tavır, onun ehemmiyetini küçümsemeye müncer olmamıştır. İslâm âlimleri, yazıya İslâm dininin verdiği makam ve ehemmiyete uygun şekilde, onu tebcil ve takdîs etmişler, yazı öğrenmeye teşvîk etmişlerdir. İşte birkaç söz:

"Yazı yazmayanın sağ eli, sol eli gibidir." (Sâd İbnu'l-Âs)

"El, yazı yazmazsa ayak olur." (Ma'n İbnu Sâide)

"Yazı dünya makamları içerisinde hilâfetten sonra en eşref olanıdır. Fazîlet onda nihâyet bulur, rağbet onda durur." (el-Müeyyed)

"Yazı mülkün (devlet) esâsı, memleketin direğidir." (Ebû Câfer el-Fazl İbnu Ahmed)

"Yazanlar krallara değil, krallar yazanlara muhtaçtır." (İbnu Mukaffa) "Kalem kılıçtan üstündür. Zira, berikisi sâdece yakından te'sîr ettiği hâlde ötekisi çok uzaklardan müessir olur."

"İlim diğer san'atlara üstün olduğu gibi, yazan kimse de yazmayanlara üstündür"(73)

"Şunu bilin: İlim, tıpkı devenin boşanıp kaçması gibi boşanır gider. Öyle ise (yazarak) kitapları ona otlak, kalemleri de üzerine çobanlar yapın" (İmam-ı Şâfii)"(74).

______________

73) Buraya kadar ki sözler Kalkaşandi'den (1/37-45).

74) Takvîdu'l-İlim: s. 114.

"Katâde, kendisine: "Senden işittiklerimizi yazalım mı?" diye soranlara şu cevabı vermiştir: "Latîf ve Habîr olan Rabbiniz yazıyor iken, (böyle olmayan) sizleri yazmaktan alıkoyacak şey nedir? Rabb Teâlâ Kur'an'da: "(Mûsa): "Onların bilgisi Rabbimin katında yazılıdır. Rabbim şaşırmaz ve unutmaz" dedi" (75) buyurmaktadır" (76).

Görüldüğü üzere yazma mevzûunda Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in izhâr ettiği tavra paralel bir tavrı arkadan, Selef dediğimiz Sahâbe, Tâbiîn ve Etbâuttâbiîn nesilleri göstemişlerdir. Yazının ehemmiyetini ittifakla beyân ederken hadîslerin yazılmasını ihtiyatla yürütmüşlerdir. Bu ihtiyattaki birinci sâik onu, Resûlullah'tan olmayan sözlerden siyânet ve onu nâehlin eline düşmekten korumaktır. Bütün hadîslerin yazılması husûsunda ciddî ihtiyâç hâsıl olduğu zaman ümerâ ve ulemâ elbirlik olarak bunu gerçekleştirmişlerdir.


Önceki Başlık: B. FİİLÎ VE TATBÎKİ PLÂNDAKİ TEDBÎRLER - 1
Sonraki Başlık: MUKADDİME: USUL-İ HADÎSİN MAHİYETİ

Kütüb-i Sitte eseri AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA A.Ş. izniyle sitemize eklenmiştir. Kopyalama yapılamaz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Not:Arapça yazılarda, Lam elifler, lam ve elif şeklinde ayrı ayrı olarak görünüyor. Ayrıca başka hatalar da olabilir. Bu açıdan okuyucularımızın bunu dikkate almalarını istirham ederiz.