1. CİLT

Hadis Tarihi, Bazı Hadis Meseleleri, Hz. Peygamber'in İlmi Yayma Tedbirleri

2. CİLT

Kur'ân ve Sünnete Sarılma, İtikaf', İhyâ'u'l-Mevat, Îlâ, İsim ve Künye, Kaplar, Ecel ve Emel, Ebeveyne İyilik

3. CİLT

Bey(Alım Satım),Cimrilik,Bina, Tefsir

4. CİLT

Kur'an'ın Tilaveti ve Kıraatı,Tevbe,Rüya, İflâs

5.CİLT

Ölümü Temenni, Teşekkür, Cihad, Cidal ve Mirâ, Hacc ve Umre

6. CİLT

Hidane,Hased, Hırs, Haya, Hulk(Huy), Korku, Alemin Yaradılışı, Hilafet ve İmamet, Hul, Dua

7. CİLT

Diyetler, Borç ve Ödeme Âdabı, Zebâih (Kesimler),Dünyanın ve Yeryüzündeki Bazı Yerlerin Zemmedilmesi,Rahmet, Rıfk, Rehin, Riya, Zekât,Zinet

8. CİLT

Sehavet ve Kerem, Sefer (Yolculuk) Âdâbı, Müsâbaka ve Atıcılık, Sual, Sihir ve Kehanet, İçecekler,Şirket, Şiir,Namaz,

9. CİLT

Oruç, Sabır

10. CİLT

Sıdk (Doğruluk), Sadaka ve Nafaka, Sıla-i Rahm, Sohbet, Mehir, Av, Allah'ın Sıfatları, Misafirlik (Ziyafet), , Taharet

11. CİLT

Yiyecekler, Tıb ve Rukye, Talâk (Boşanma), Zıhâr, İlim, Af ve Mağfiret, Âzad Etme

12. CİLT

İddet ve İstibra, Ariyet, Umrâ ve Rukba, Gazveler,Kıskançlık,Gadab (Öfke), Gasb,Gıybet ve Nemine,Musiki ve Eğlence, Gadr (Vefasızlık), Fezâil

13. CİLT

Feraiz ve Mevaris (Miraslar), Fitneler Hevalar ve İhtilaflar, Kader

14. CİLT

, Kaza (Dava) ve Hüküm, Katl, Kısas, Kasâme, Mudarabe, Kıssalar, Kıyamet, Kesb (Kazanç), Yalan

15. CİLT

Kebair, Libas (Giyecekler), Lukata (Bulutular), Lian, Lakît, Oyun ve Eğlence, Lanetleme ve Sövme, Mev'izeler, Muzaraa (Ziraî Ortaklık), Medh, Mizah ve Şakalaşma, Ölüm, Mescidler, Peygamberlik, Nikah

16. CİLT

Nikah, Nezr (Adak, Niyet ve İhlas, Nasîhat ve Meşveret, Nifak, Yıldızlar, Hicretler, Hediye, Hibe, Vasiyet, Vaad, Vekâlet, Vakıf, Yemin, İlaveler, Taharet, Namaz, Ezan

17. CİLT

Bu cild İbn Mace’nin Sünenine aittir. Mescidler ve Cemaatler, Namazı Eda ve Namazın Sünnetleri, Cenaze, Oruç, Zekat, Nikah (Evlenme), Talak, Kefaretler, Ticaretler, Ahkâm, Hibeler, Sadakalar, Rehinler, Şuf'a, Lukata (Buluntular), Köle Azad

    Hadis Ansiklopedisi | 4. CİLT

KUR'AN'IN TİLAVETİ VE KIRAATI BÖLÜMÜ - İKİNCİ BAB - 1

İKİNCİ BAB
KIRAATLER HAKKINDADIR
Bu babda iki fasıl vardır.
*
BİRİNCİ FASIL
İHTİLAFIN CEVAZI HAKKINDA
*
İKİNCİ FASIL
KIRAATLERLE İLGİLİ RİVAYETLER

BİRİNCİ FASIL
İHTİLÂFIN CEVAZI

ـ1ـ عن عمر بن الخطاب رَضِىَ اللَّهُ عَنْه قال: ]سَمِعْتُ هِشَامَ بْنَ حَكِيمِ ابنِ حِزَامٍ يَقْرأُ سُورةَ الْفُرْقَانِ عَلى حُرُوفٍ كَثِيرةٍ لَمْ يُقْرِئْنِىهَا رسول اللَّه # فَكِدْتُ أنْ أُسَاوِرهُ في الصََّةِ فَتَرَبَّصْتُ بهِ حَتَّى سَلّمَ فَلَبَّبْتُهُ بِردَائِهِ. فقُلْتُ: مَنْ أقْرَأكَ هذِهِ السُّورةَ؟ قَالَ أقَرأنِيهَا رسول اللَّه #. فَقُلْتُ: كَذَبْتَ، إنَّ رسولَ اللَّه # أقْرَأنِيهَا عَلى غَيْرِ مَا قَرَأْتَ. فَانْطَلَقْتُ بِهِ أقُودُهُ إلى رسول اللَّهِ # فقُلْتُ: يَا رسُول اللَّهِ إنِّى سَمِعْتُ هَذَا يَقْرَأ سُورَةَ الْفُرْقَانِ عَلى حُرُوفٍ كَثِيرةٍ لَمْ يُقْرِئْنِيهَا. فقَالَ: أرْسِلْهُ. اقْرَأ يَا هِشَامُ. فقَرَأ الْقِرَاءَةَ الَّتِى سَمِعْتُهُ يَقْرَأ. فقَالَ رسولُ اللَّه #: هكَذَا أُنْزِلَتْ. ثُمَّ قالَ لى اقْرَأ يَا عُمَرُ. فقَرَأتُ الْقرَاءَةَ الَّتِى أقْْرَأنِى. فقَالَ رسولُ اللَّه # هكَذَا أُنْزِلَتْ، إنَّ هذَا الْقُرآنِ أُنْزِلَ عَلى سَبْعَةِ أحْرُف فَاقْرَءُوا مَا تَيَسَّرَ مِنْهُ[. أخرجه الستة. »المُسَاوَرَةُ« المواثبة

.1. (922)- Ömer İbnu'l-Hattâb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hişâm İbnu Hakim İbni Hizâm'ı, Furkân sûresini farklı şekillerde okurken dinledim. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana bu şekillerden hiçbiriyle okumamıştı.  Namazın içinde adamın üzerine atılacak oldum. Kendimi zorla zabtedip namazı bitirmesini bekledim. Selâmı verir vermez ridasından tutup kendime doğru çektim ve: "Sana bu sûreyi (böyle okumayı) kim öğretti?" diye sordum. Hişâm: "Onu bana Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) öğretti!" demez mi! (Tepem attı):

"- Yalan söylüyorsun, onu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana da öğretti, ama senin okuduğuna hiç benzemiyor!" dedim. Adamı derdest edip doğru Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a götürdüm.

"- Ey Allah'ın Resûlü, dedim, bu adamı Furkan sûresini, bana hiç okumadığın çok farklı şekillerde okuyor gördüm!"

Resûlullah, sükûnetle:

"- Hele yakasını sal!" diye emretti ve ona dönerek:

"- Ey Hişâm oku bakalım!" dedi. Hişâm, kendisinden işittiğim şekilde, sûreyi yeniden   okudu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana yönelerek:

"- Evet, sûre bu şekilde indirildi!" buyurdu. Sonra bana:

"- Ey Ömer, dedi. Sen de oku!"

Aynı sûreyi ben de, bana öğretmiş olduğu şekilde okudum. Bunun üzerine Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) şu açıklamayı yaptı:

"- Evet sûre bu şekilde (de) nâzil oldu. Biliniz ki, bu Kur'ân yedi harf (şekil) üzere indirilmiştir. Bunlardan hangisi kolayınıza gelirse onunla okuyun." [Buharî, Fedailu'l-Kur'ân 5, 27, Husûmat 4, Tevhid 53; Müslim, Müsâfirin 270, (818); Ebû Davud, Salât 357, (1475); Tirmizî, Kırâ'ât 2, (2944); Nesâî, Salât 37, (2, 150-152); Muvatta, Kur'ân 5, (1, 102).

AÇIKLAMA:

Sadedinde olduğumuz hadiste Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Kur'ân-ı Kerim'in yedi harf üzerine indiğini belirtmektedir. Yedi harf'ten maksad nedir?

İslâm alimleri bu konuda farklı yorumlar ileri sürmüşlerdir. İbnu Hacer bunların 35'e çıktığını Kurtubî'den naklen kaydeder. Kurtubî de İbnu Hibbân'dan naklen bu  rakamları vermiştir. Biz hadisle ilgili fazla teferruata girmeden bilinmesi gereken mühim birkaç hususu aydınlatacağız:

1- Yedi harf'ten maksad "yedi vecih"tir. Yani yedi farklı okunuş. Kur'ân-ı Kerim'in, yedi vecihten her biriyle okunması caizdir. Bu ifâde bizi Kur'ân'daki her kelime ve her bir cümlenin yedi ayrı şekilde okunuşu vardır zannına götürmemelidir. Demek istenen şudur: Bazı kelimeler farklı şekillerde okunabilir, bu farklılıklar yediye ulaşır, daha fazla olmaz. Mamafih, fiiliyatta yediden fazla vecihte okunan kelime var ise de bunlar nadirat nevindendir. Büyük çoğunluk yedi çeşitte kalmakta veya farklılıklar medd ve imâle gibi edâ keyfiyetinde husule gelmektedir.

Yediden fazla okunuşu olan kelimelerin varlığı ile hadisde gelen "yedi" rakamı arasındaki tezadı izah sadedinde, şu da söylenmiştir: "Hadisteki "yedi" ile gerçek yedi sayısı kastedilmez. Bu, ifadede kolaylık ve suhulet için başvurulan bir üslubtur. Arapça'da yedi, "on"dan az sayılarda çokluğu ifade için kullanılır. Tıpkı "on"lu çokluğu ifade için yetmiş, "yüz"lü çokluğu ifade için yedi yüz rakamının kullanılması gibi" Kadı İyâz ve bir grup ulemânın görüşü budur.

2- Başka rivayetler de gözönüne alınınca Resûlullah  devrinde, kıraat hususunda ortaya çıkan anlaşmazlığın Hz. Ömer ile İbnu Hakim arasında geçen bu hadiseden ibâret olmadığı anlaşılır. Başka vak'alar da mevcuttur. Bilhassa Übey İbnu Kâ'b'la İbnu Mes'ud (radıyallahu anhümâ) arasında cereyan eden ihtilâf bunlardan biri olarak hatırlatmaya  değer.

3- Kur'ân sûreleri Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e bir kere inmiş olduğu halde "yedi harf üzerine indirildi" ifadesi, bir sûrenin yedi kere indirilmiş olma ihtimalini hatıra getirebilir. Âlimler bunu arza ile izâh ederler. Yani, her  Ramazan'da, o âna kadar inmiş olan bütün vahiyleri Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Cibrîl (aleyhisselam)'den dinler, sonra câmide cemaate okurdu. Bu hadiseye arza denir. Şu halde, bu arza'ların herbirinde farklı kıraatler tâ'lim buyurulmuştur. Nitekim Buharî'nin bir rivayetinde: "Kur'ân'ı Cebrâil (aleyhisselam) bana bir harf üzerine okutmuştu.  Ben kendisine müracaat ederek daha çok harf üzerine okutmasını taleb ettim, o artırdı, ben tekrar artırmasını taleb ettim, o da artırdı; böylece yedide karar  kıldık" buyurur.


4- Tirmizî'nin bir rivayeti, "yedi harf" meselesinin içtimâî buudunu göstererek bir başka açıklık getirmektedir. Rivâyete göre Hz. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Cebrâil'e şöyle bir endişe arzeder: "Ben ümmîlerden müteşekkil bir ümmete  gönderildim. (Hepsi aynı kapasite ve anlayışta değil), kimisi pek âciz, kimisi çok yaşlı, kimisi köle, câriye ve kimisi de okuma yazması olmayan insanlar!" Bunun üzerine Cebrâil, (Kur' ân'ın herkesin anlıyabileceği bir üslup zenginliğine sahip olduğunu belirtmek maksadıyla):

  يَا مُحَمَّدُ إَنَّ الْقُرْآنَ اُنْزِلَ عَلَى سَبْعَةِ أحْرُفٍ  

"Ey Muhammed, (merak etme) Kur'ân yedi harf üzerine indirilmiştir" der. Aynı âyetten mizaçları, ilmî seviyeleri, içtimâî muhitleri, hatta devirleri değişik olan kimselerin istifade etmeleri, farklı mânalar çıkarmaları, onun yedi harf üzere gelişinin en güzel tezâhürü ve te'yididir.

5- Kur'ân'ın yedi harf üzerine inmesi, belirtileceği üzere değişik yorumlara tâbi tutulmuş olsa da orada keyfilik sözkonusu değildir. Bu farklılıkların mûteber olması, Resûlullah'tan sahih rivayetlerle intikâl etmesi şartına bağlıdır. Nitekim sadedinde olduğumuz rivâyet bunu göstermektedir. Hem Hz. Ömer ve hem de Hz. Hişâm (radıyallahu anhümâ) kendi "harf"lerini Resûlullah'tan işittiklerini söylemişlerdir. Mamafih, Resûlullah'tan işitilmemiş olan "müterâdif"lerle de okunduğunu gösteren rivâyetler mevcuttur. Meselâ Hz.Ömer (radıyallahu anh): İbnu Mes'ud'un,   حَتَّى حِينَ   tabirini,   زعَتَّى حِينَ    diye okuduğunu işitince: "Kur' ân, Hüzeyl lehçesine göre inmedi, halka Kureyş lehçesine göre oku, sakın Hüzeyl lehçesine göre okuma" diye yazarak müdahale eder. Mamafih, bu çeşit örnekler Hz. Osman zamanında sağlanan icmadan önceye aittir.

6- Hz.Osman Zinnureyn efendimiz (radıyallahu anh) Kur'ân-ı Kerim'i, Kureyş imlâsı üzerine yazdırmış, Kureyş lehçesine göre okunmasını emretmiş ve böylece ümmet, tek bir kıraate sevkedilmiştir. Bütün Ashâb bu dâvete uymuş, neticede kıraat birliği, icma ile sâbit olmuştur.

Bu icmaya rağmen, âlimler, Kur'an'ın yedi harf üzerine okunup okunmayacağını münakaşa etmiştir. Taberî ve diğer bazı âlimler, sadece Hz.Zeyd İbnu Sâbit'in okuduğu şekil caizdir, öteki kıraatler caiz değildir, demiştir. Bakillânî de bu görüşü benimser.

Eş'ârî hazretleri ise cevâzın asıl olduğu, bunu yasaklamanın mümkün olmadığı kanaatindedir. Şöyle der: "Müslümanlar, Allah tarafından indirilen ve okunmasına müsaade edilmiş bulunan kıraatleri  menetmenin câiz olmayacağında ittifak etmişlerdir. Allah'ın müsaade ettiği bir şeye mâni olmak kimsenin yetkisine girmez. Bu yedi harf kıraatlerimizde mevcuttur. Ancak Kur'ân'ın muhtevasında dağınık halde bulunmakta ve nerelerde olduğu kesinlikle bilinmemektedir. Buna göre tevâtüren nakledilen yerlerde bir harfi, diğerinden ayırmaksızın Kur'ân'ı vücuh üzere okumak câizdir. Meselâ Nâfi'in harfi, Kisâî ve Hamza'nın harfleri ile birlikte ezberlenebilir. Bunda bir zorluk da yoktur. Zira Cenâb-ı Hakk, kullarına kolaylık olsun diye Kur'ân'ı yedi harf üzere indirmiştir."

Kıraat hususunda  Ashab'ın icma ettiğine inanan Hattâbî de şöyle demiştir: "Bu meselede en mâkul söz şudur: "Kur'ân-ı Kerim, okuyanın, kolayına geldiği şekilde okuyabilmesi için yedi harf üzere indirilmiştir. Bu bir  ruhsattır. Ancak bu  ruhsat, mânanın birbirini tuttuğu, yahut birbirine yakın olduğu yerlerde câizdir. Sonra bu,  kıraat hususunda Ashab'ın icmaından önceki devrede caizdi. Şimdi ise, icmaya muhalif kıraat, câiz olamaz."

Tahavî de buna yakın bir kanaat beyan eder. Ona göre, "Yedi harf üzerine kıraat, hassaten İslâm'ın bidayetindeki zaruret sebebiyle câiz idi. Çünkü Arap kabileleri arasında ciddi lehçe farkları vardı. Hepsini öğrenmek güç olduğu gibi, hepsini aynı  lehçeye icbar da mümkün değildi. Müslümanlar arasında okuma yazma bilenlerin sayısı artınca, zaruret ortadan kalktı ve kıraatler de birleştirildi."

Bu meselede en muteber izah İbnu Mes'ud'a aittir. Bu yüce sahabi (radıyallahu anh), hadiste geçen "yedi harf"le Arap lehçelerinin kastedildiğine işareten şöyle der: "Ben muhtelif kabilelerden Kur'ân okuyanların kıraatlerini dinledim, işittim. Hepsini mâna itibariyle birbirine yakın buldum. Sizin aranızda, "geliniz" mânasına olan helümme, akbil demeniz gibi -ki hepsi bir kapıya çıkar- artık nasıl öğrendiyseniz öyle okuyunuz."

7- "Yedi harf" tabiriyle, çoğunluk, "Arap  lehçeleri"nin kastedildiğini kabul etmiş ve  şu lehçeleri zikretmiştir: Kureyş, Hüzeyl, Sakif, Havâzin, Kinâne, Temim ve Eymen.
Kur'ân, hicretten önce sadece Kureyş lehçesi ile okunurdu. Hicretten sonra İslâm çeşitli kabilelerde intişara başlayınca farklı okuyuşlara ihtiyaç hasıl olmuş, bunun üzerine -yukarıda belirtildiği üzere- kolaylık için Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm),  lehçelere göre okunabilmesi için ısrarla ruhsat taleb etmiş, her talebine müsbet cevap almış ve bu yediye kadar çıkmıştır. Bu ruhsat da, yukarda belirtildiği üzere, Hz. Peygamber'in öğretmiş olma şartına bağlı idi. Hz. Osman'dan sonra tekrar Kureyş lehçesine dönülmüş, birlik sağlanmıştır.

8- YEDİ KIRAAT (1)

Nisbeti Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e tevâtüren ulaşan, yedi meşhur kıraat sahibi imamlar şunlardır:

1- Nâfi İbnu Abdirrahman İbni Ebi Nuaym el-Leysî (V. 169/785).
2- Abdullah İbnu Kesir el-Mekkî (V. 120/737).
3- Ebu Amr İbnu'l-A'la el-Mâzinî el-Basrî (V. 154/770).
4- İbn Âmir Ebu İmrân Abdullah el-Yahsubî (V. 118/736).
5- Ebu Bekr Asım İbnu Ebi'n-Necud el-Kûfî (V. 127/744).
6- Hamza İbnu Habib İbni Ammâr (V. 156/772).
7- el-Kisâî Ebu'l-Hasan Ali İbni Hamza (V. 189/804).

Bunların kıraatını, kendilerinden sonra devam ettiren bir kısım meşhur talebeleri de vardır. Teferruata girmiyeceğiz.

Bugün  Müslümanların fiilen uymak sûretiyle yaşattıkları rivâyet üçtür:

1- Hafs rivayetine göre Asım'ın kıraatı: Zamanımızda büyük çoğunluk bunu esas alır ve Kur'ân'lar buna göre bastırılmaktadır.

2- Verş rivayeti ile Nâfi'nin kıraatı: Mısır hâriç Kuzey Afrika'da hakimdir. 

3- Ebu Amr'ın kıraatı: En az kullanılan kıraattır, sadece Sudan'ın bir kısmında tutunabilmiştir.

ŞAZZ  KIRAATLAR: Kur'an-ı Kerim'in, tevatüre dayanmadan, Arap gramerinin kâidelerine göre okunabileceğini söyleyenler olmuşsa da şiddetle reddedilmiştir. Rivayete dayanmakla birlikte mütevâtir olmayan rivayetler de var. Bunlara şazz kıraatler denir. Bunlarla namazda veya başka yerlerde Kur'ân okumak câiz değildir. Sikalar tarafından rivayet edilmiş olanların bâzı hukukî meselelerde delil gösterilebileceği kabul edilmiştir. Übey İbnu Ka'b ile İbnu Mes'ud'un mushafları buna misâl olarak zikredilebilir.

Bazı tamamlayıcı bilgiler 942 numaralı hadiste gelecek.

İKİNCİ FASIL
KIRAATLAR HAKKINDA ÇEŞİTLİ HADİSLER

ـ1ـ عن أنس رَضِىَ اللَّهُ عَنْه ]أنَّ رسولَ اللَّه # وَأبَا بَكْرٍ وَعُمَرَ وَأُرَاهُ قَالَ وَعُثْمَانَ رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُم كانُوا يَقْرَءُونَ مَالِكِ يَوْمِ الدِّينِ بِا‘لفِ[. أخرجه أبو داود والترمذى.وزاد أبو داود: وَأوَّلُ مَنْ قَرَأ مَلِكِ مروان

.1. (923)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Hz.Ebu Bekir, Hz. Ömer -ve öyle zannediyorum Osman da demişti- (radıyallahu anhüm ecmain) Fâtiha sûresinin dördüncü âyetinde geçen,  مَالِكِ    kelimesini  مَلِكِ    diye değil, elifli olarak    مَالِكِ   diye okuyorlardı." [Tirmizî, Kırâ'at 1, (2929); Ebû Davud, Huruf 1, (4000).]

AÇIKLAMA:

Tirmizî'de tâlik olarak, Ebu Dâvud'da ise müsned olarak kaydedilen bir ziyade Mâlik   مَالِكِ  'i Melik   مَلِكِ   şeklinde elifsiz olarak ilk okuyanın Mervan olduğu belirtilir. Şârihler -Begavî'den  naklen-  şu bilgiyi kaydederler: "Asım, el Kisâî ve Yakub bunu Mâlik   مَالِك   diye, diğer Kurrâ ise Melik   مَلِكِ   diye okumuşlardır. Bir kısım âlimler her iki okuyuşun mânaca bir olduklarını söylemiştir."

İmâdu'd-Din İbnu Kesir de Tefsir'inde şu bilgiyi verir: "Kurrâ'lardan bazıları   مَلِك يوْمِ الدّينِ   diye okudu; bir kısmı da    مَالِك   diye okudu. Her ikisi de sahih ve  mütevatir kıraattir, kıraat-ı seb'a'ya dâhildir. Lâm'ı kesra ve sükun üzere okuyan da olmuştur. Keza   مَلِيك   şeklinde de okunmuştur. Nâfi, kef'in  kesresini işbâ edip (uzatıp)   مَلِكِى يوْم الدين   diye okumuştur. Bu okunuşlardan birini tercih eden, mana yönüyle her ikisini de kabul etmiştir. Her iki okuyuş da sahihtir, güzeldir."

ـ2ـ وعن أبى سعيد رَضِىَ اللَّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللَّه #: قالَ اللَّهُ عزّ وَجَلّ لَبَنِى إسْرَائِىلَ: ادْخُلُوا الْبَابَ سُجَّداً وَقُولُوا حِطَّةٌ تُغْفَرْ لَكُمْ خَطَايَاكُمْ. يعنى بالتاء المثناة فوق[

.2. (924),Ebu Said (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Allah Zülcelâl Hazretleri Benî İsrail'e şöyle emretti: "Şu kasabaya kapısından secde ederek girin ve hıtta (2) deyin de günahınız affedilsin" yani   تغفر  
şeklinde" (Bakara 58). [Ebu Davud, Huruf 1, (4006).]

AÇIKLAMA:


Burada, âyette geçen   تُغْفَر   kelimesinin imlâsı ve dolayısıyla okunuşu hakkında farklı bir rivayet görülmektedir. Bu okuyuş İbnu Âmir kıratine uygundur. Nâfi aynı kelimeyi   يُغْفر    diye okumuş, İbnu Kesir, Ebu Amr, Âsım, Hamza ve Kisâî ise   نَغْفِرُ   diye okumuşlardır.  Mâna, sonuncu şekilde "...affedelim" olur,  öncekilerde "...affedilsin" idi.

ـ3ـ وعن جابر رَضِىَ اللَّهُ عَنْه. ]أنَّ النَّبىَّ # قرَأ: وَاتَّخِذُوا مِنْ مَقَامِ إبْرَاهِيمَ مُصَلّى: بكسر الخاء[

.3. (925)- Hz.Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor, "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Siz de İbrahim'in makamından bir  namazgâh edinin" (Bakara, 125) meâlindeki âyette geçen   وَاتَّخِذُوا   kelimesini "hı" harfi kesreli olacak şekilde   وَاتَّخِذُوا   diye okudu." [Ebu Dâvud, Huruf 1, (3969); Müslim, Hac 147, (1218).]

AÇIKLAMA:
Bu kesreli okunuş, İbnu Kesir, Ebu Amr, Âsım, Hamza ve Kisâî  kıraatine uygundur. Nâfi, İbnu Amir ise   وَاتَّخَذُوا   diye hı'yı fethalı okurlar. Birinci okuyuşta emir sigası sözkonusudur, ikinci okunuş ise mâzi fiildir ve haberdir. Mâna farklılığı, üzerinde  durmaya değmeyecek kadar azdır.

ـ4ـ وعن زيد بن ثابت رَضِىَ اللَّهُ عَنْه. ]أنّ رسولَ اللَّه #: كانَ يَقْرَأُ غَيْرَ أولى الضّرَرِ بنصب الراء[. أخرج الثثة أبو داود

.4. (926)- Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Nisâ sûresinin 95. âyetinde geçen   غيْر اولى الضرر والمجاهدون   ibaresindeki   غير   kelimesini   غََيْرَ    şeklinde yâni re'yi üstün olarak okumuştur." [Ebu Davud, Huruf 1, 3975.]

AÇIKLAMA:

Bu şekilde okunuş, Nâfî, İbnu Âmir, Kisâî vs. bazılarının okuyuşuna uygundur. Ancak İbnu Kesir, Ebu Amr ve Hamza bunu    غَيْرُ    diye  ref'le okumuşlardır. Şâz bir rivayette de   غَيْرِ   diye gelmiştir.   غَيْرُ    olunca âyette geçen   قاعدون   (evde kalanlar) kelimesine sıfat olur. Âyetin mânâsı: "Müminlerden, özür sahibi olmaksızın (evlerinde) oturanlarla Allah yolunda mallarıyla , canlarıyla savaşanlar bir olmaz",   غَيْرَ    olunca, âyette geçen   قاعدون   (evde kalanlar) kelimesine hal veya istisna olur. Bu durumda âyetin mânâsı: "Mü'minlerden, özür sahibi olmadığı halde evde oturanlarla -veya özür sahibi olanlar hâriç, evde oturanlarla- Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla savaşanlar bir olmaz..." şeklinde olur. Görüldüğü üzere mânada fark olmuyor.

ـ5ـ وعن معاذ بن جبل رَضِىَ اللَّهُ عَنْه. ]أنَّ النَّبىَّ # كانَ يَقْرَأ هَلْ تَسْتَطِيعُ رَبَّكَ[. أخرجه الترمذى

.5. (927)

- Hz. Muâz İbnu Cebel (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) "O vakit havariler: "Ey Meryemoğlu İsa, Rabbin bizim üstümüze gökten bir sofra indirebilir mi?.." (Maide 112) meâlindeki âyeti,   هل تَسْتَطِيعُ رَبَّك   diye okuyordu." [Tirmizî, Kırâ'ât 1, (2931).]

AÇIKLAMA:

Yukarıda, âyetten kaydedilen ibârenin belirtilen şekilde okunuşu Kisâî'nin kıraatidir. Bu şekli ile ayet, "...Rabbinden (sofra indirmesini) isteyebilir misin?" mânâsına gelir. Diğer kurralar âyeti şöyle okumuşlardır:   هَلْ يَسْتَطِيعُ رَبُّكَ   "...Rabbin (bize sofra indirmeye) muktedir midir?.."

ـ6ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللَّهُ عَنْهما ]أنَّ النَّبىَّ #: كَانَ يَقْرَأ وَالعَيْنُ بِالْعَيْنِ بالرفع في ا‘ولى[. أخرجه أبو داود والترمذى

.6. (928)- Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kısas âyetinde geçen   والعين بالعين   ibaresini   وَالعَيْنُ بِالْعَيْن   diye birinci kelimeyi ötüreli okurdu." [Tirmizî, Kırâ'at 1, (2930); Ebu Davud, Huruf 1, (3976, 3977).]

AÇIKLAMA:

Bağavî'nin açıklamasına göre, Kisâî   العَيْن   kelimesini ve âyette ondan sonra sayılan uzuvları hep ref okumuştur.

İbnu Kesîr, İbnu Âmir, Ebu Câfer ve Amr sadece    والجروح   kelimesini merfu okumuştur.

Diğer kurrâlar ise hepsini   النفس   kelimesinde olduğu gibi nasb okumuşlardır. Âyetin tamamı şöyle:

  وَكَتَبْنَا عَلَيْهِمْ فِيهَا اَنَّ النَّفْسَ بِالنَّفْسِ وَالْعَيْنَ بِالْعَيْنِ وَاَنْفَ بِاَنْفِ وَا‘ذُنَ بِا‘ُذُنِ وَالسِّنَّ بِالسِّنِّ وَالجُرُوحَ قِصَاصٌ  

"Orada onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe dişle  ve yaralara  karşılıklı ödeşme (kısas) yazdık" (Mâide 45). Kisâî'yi,   العين   kelimesi ile ondan sonraki gelenleri merfu okumaya götüren husus, kelimenin önündeki vav'ı, âmil'e iştirak'a değil, sonraki cümlelerin atfına hamletmiş olmasıdır.   كَتَبْنَا لهم   "onlar için yazdık" ibaresini, "onlara söyledik ki" şeklinde te'vil edip, cümleleri teker teker sayınca, Kisâî'nin kıraatindeki mânâ, diğerlerinin nasb üzere okumalarındaki mânâya kavuşur, fark kalmaz. Böylece   الجُروحُ   kelimesini merfu okuyanların nokta-i nazarları da anlaşılmış olur."(34)

ـ7ـ وعن أبىّ بن كعب رَضِىَ اللَّهُ عَنْه ]أنَّ رسول اللَّهِ #: كانَ يَقْرَأ قُلْ بِفَضْلِ اللَّهِ وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذلِِكَ فَلْتَفْرَحُوا بِالتاء[. أخرجه أبو داود .

7. (929)-Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Yunus sûresinde geçen, "De ki: "Bunlar, Allah'ın bol nimeti ve rahmetiyledir. Buna sevinsinler..." (58. âyet) meâlindeki,   قُلْ بِفَضْلِ اللَّهِ

وَبِرَحْمَتِهِ فَبِذَلِكَ فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْرٌ مِمَّا يَجْمَعُونَ  

âyetinin   فليفرحوا    kelimesini   فَلْتَفْرَحُوا     şeklinde "te" ile okurdu." [Ebu Davud, Huruf 1, (3981).]

AÇIKLAMA: 

Bu okuyuş Katâde, Ebû Âliye gibi bazılarına aittir. Hafs kıraatında   فليفرحوا هو خير مما يجمعون   şeklindedir.  فليفرحوا    ve   يجمعون   kelimelerinde "ye" harflerinin "te" olması zamirleri değiştirir. Hafs kıraatında mânâ yukarıdaki meâlde görüldüğü üzere, "...sevinsinler... topladıklarından"  iken, Ebû Âliye kıraatında "...sevininiz...topladığınızdan" olur. Mânâ netice itibariyle aynı kalmaktadır.

ـ8ـ وعن أسماء بنت يزيد وأم سلمة رَضِىَ اللَّهُ عَنْهما. ]أنَّ رسول اللَّه # كانَ يَقْرَأ إنَّهُ عَمِلَ غَيْرَ صَالِحٍ[. أخرجه أبو داود والترمذى

.8. (930)- Esma Bintu Yezid ve Ümmü Seleme (radıyallahu anhümâ)' nin anlattıklarına göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hud sûresinde geçen   إنَّهُ عملٌ غَيْرُ صَالحٍ   âyetini şöyle okumuşur:     إنَّهُ عَمِلَ غَيْرَصَالِحٍ   [Tirmizî, Kırâ'ât 1, (2932); Ebu Davud, Huruf 1, (3982, 3983).]

AÇIKLAMA:

Âyet, Hz. Nuh'un oğlunu tavsif eder:
"(Allah: "Ey Nuh! O senin âilenden sayılmaz); çünkü kötü bir iş işlemiştir..." (Hud 46). Bu âyeti İbnu Kesir, Nâfi, Ebu Amr ve İbnu Âmir   عَمَلٌ غَيْرُ صَالِحٍ   şeklinde okumuşlardır. Kisâî ise   عَمِلَ غَيْرُ صَالِح    şeklinde okumuştur. Mâna  değişmez.

ـ9ـ وعن ابن مسعود رَضِىَ اللَّهُ عَنْه. ]أنَّهُ قَرَأ هِيْتَ لَكَ؛ و: بَلْ عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ يعنى بالنصب[. أخرجه البخارى وأبو داود

.9. (931)- İbnu Mes'ûd (radıyallahu anh)'dan anlatıldığına göre, Yusuf sûresinde geçen "gelsene" mânasındaki   هَيْتَ لَكَ   ibaresini   هِيتَ لَكَ   diye okumuş. Kezâ Saffât sûresinde geçen   بل عجبْت ويسخرون   âyetini de  بل عَجِبْتَ وَيَسْخَرُونَ    diye nasb hâlinde okumuştur. [Buhârî, Tefsir, Yusuf 4; Ebu Davud, Huruf 1, (4005).

AÇIKLAMA:

Yukarıdaki rivayetin muhtelif vecihleri mevcuttur. Birine göre, Abdullah İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'a: "Halk Yusuf sûresindeki 23. âyeti   هِيتُ لَكَ   diye okuyorlar, (sen ne dersin?)" diye soru vâki olmuştur. Bu soru üzerine İbnu Mes'ud: "Ben bana öğretilen şekilde okuyorum, bu daha hoşuma gidiyor, âyet şöyle:   وَقَالَتْ هَيْتَ لَكَ   demiştir.


Rivâyette, ayrıca Saffât sûresinin 12. âyetini okuyuşu da belirtilmiştir. Çünkü   عجبت   kelimesindeki "te" harfinin iki okunuşu var: İbnu Kesir, Nâfi, Asım, Ebu Amr, İbnu Âmir   عَجِبْتَ   şeklinde fetha ile okurken; Hz. Ali, İbnu Mes'ud, Ebu Abdirrahman es-Sülemî, İkrime, Katâde, en-Nehâî, A'mes, İbnu Ebî Leylâ, Kisâî, vs. bir çoğu da merfu olarak   عَجِبْتُ   şeklinde okumuşlardır. İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'un da   عَجِبْتُ   diye okuyanlar arasında ismi zikredilir. Bu durumda Teysir'in nasb olarak göstermesi bir hatadır.

ـ10ـ وعن أبىّ بن كعب رَضِىَ اللَّهُ عَنْه. ]أنَّ رسول اللَّه # قَرَأ قَدْ بَلَّغْتَ مِنْ لَدُنِّى عُذْراً مُثَقّلَةً[

.10. (932)

- Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Kehf sûresinin 76. âyetini   بَلَغْتَ مِنْ لَدُنِّى عُذْراً   şeklinde, (yani   لَدُنّىِ   kelimesindeki "nun"u) şeddeli olarak okudu." [Tirmizî, Kırâ'ât 1, (2934); Ebû Dâvud, Huruf 1, (3985, 3986).]

AÇIKLAMA:


Bağâvî'nin belirttiğine göre, Ebu Câfer, Nâfi ve Ebu Bekr   مِنْ لَدُنِى   şeklinde "nun"u şeddesiz okumuşlardır. Diğer kurrâlar   مِنْ لَدُنِّى   şeklinde "nun"u şeddeli okumuşlardır. Hz. Übey şeddeli demiştir.

ـ11ـ وعنه رَضِىَ اللَّهُ عَنْه ]أنَّ رسولَ اللَّهِ #: قَرَأ في عَيْنٍ حَمِيئةٍ[ أخرجهما أبو داود والترمذى

.11. (933)- Hz. Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), Kehf sûresinin 86. ayetinde geçen   فى عين حمئة   ibaresindeki   حمئة   kelimesini   حمئة   şeklinde, hafif olarak okumuştur." [Tirmizî, Kırâ'ât 1, (2935); Ebu Davud, Huruf 1, (2976).

AÇIKLAMA:

Ebu Davud'un rivayetinde İbnu Abbas şöyle der: "Übey, bana bunun okunuşunu Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın kendisine öğrettiği şekilde öğretti."
Tirmizî der ki: "Sahih olanı, bunun, İbnu Abbas'ın kendi kıraatı diye rivâyet edilmiş olanıdır. Zîra, rivâyet edildiğine göre, İbnu Abbâs ile Amr İbnu'l-As (radıyallahu anhümâ), bu âyetin okunuşunda ihtilâfa düştüler ve bu yüzden Ka'bu'l-Ahbâr'a müracaat ettiler. Eğer İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) da, Hz. Peygamber'den bir rivâyet olsaydı onunla yetinir, Ka'b'a muhtaç olmazdı."   حمئة  'nin okunuşuna gelince, İbnu Abbas bunu  حمئة   şeklinde okumuştur. İbnu Âmir, Hamza, Kisâî, Ebu Bekr (an Âsım)   حامية   diye okumuşlardır. Amr, Ali, İbnu Mes'ud, Zübeyr, Muâviye, Ebu Abdirrahman, Hasan, İkrime, Nehâî, Katâde, Ebû Ca'fer, Şeybe, A'meş hemze koymazlar.

Zeccâc der ki: "Kim   حمئة   okursa "kara balçıklı bir su kaynağı" anlar, kim de   حامية   okursa "hârre (sıcak)" anlar: Nitekim su  kaynağı, sıcak ve balçıklı olabilir."
İmâduddin İbnu Kesîr, tefsirinde her iki okuyuşla ortaya çıkan mânânın birbirine muvafık düştüğünü belirtir ve gerekli açıklamayı yapar.

ـ12ـ وعن عمران بن الحصين رَضِىَ اللَّهُ عَنْهما ]أنَّ رسولَ اللَّه #: قَرَأ وترى النَّاسَ سَكَارَى وَمَا هُمْ بِسَكَارَى[. أخرجه الترمذى

.12. (934) *-İmrân İbnu'l-Husayn (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Hacc sûresinin ikinci âyetini şöyle okudu:    وَترَى الناسَ سُكارَى وَمَاهُمْ بِسُكارَى   [Tirmizî, Kırâ'ât 1, (2942).]

AÇIKLAMA:

İmrân (radıyallahu anh)'ın rivayet ettiği yukarıdaki kıraat Cumhur'un kıraatıdır. Bu âyetin bir de   وترى الناس سُكْرَى وَمَاهُمْ بِسُكْرَى   şeklinde İbnu Mes'ud'dan rivayet edilen okunuşu vardır. Hamza ve Kisâî kıraatleri bu okunuşu benimsemişlerdir. Ferra bu okuyuşun helkâ (helâk olmuşlar) ve cerhâ (yaralılar) örneğinde bir cemi şekli olduğunu belirtir.

ـ13ـ وعن عائشة رَضِىَ اللَّهُ عَنْها. قالَتْ: ]قَرَأ عَلَيْنَا رسول اللَّه # سُورةٌ أنْزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا، يعنى محففة الراء[. أخرجه أبو داود

.13. (935)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) validemiz, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın Nur sûresinin 1. âyetini, kendilerine سُورَةٌ انْزَلْنَاهَا وَفَرَضْنَاهَا   şeklinde -yani   فرضناها   kelimesinde şedde olmaksızın- okuduğunu söylemiştir. [Ebu Davud, Huruf 1, (4008).]

AÇIKLAMA:

Bu âyeti, kurrânın ekseriyeti rivayette görüldüğü şekilde şeddesiz olarak   فرضْناها   diye okumuştur: İbnu Mes'ud, Ebu Abdirrahman es-Sülemî, Hasan, İkrime, Dahlâk, Zührî, Nâfî, İbnu Âmir, Asım, Hamza, Kisâî... vs.

Ancak İbnu Kesîr ve Ebû Amr da   فرّضناها   diye şeddeli okumuşlardır.

Zeccâc der ki: "Şeddeli okuyunca iki durum sözkonusudur:

1- Çokluk ifade eder, yani; "Biz bu sûrede pekçok farzlar kıldık."

2- "Biz bu sûredeki helâl ve haram nev'inden bulunan şeyleri açıkladık."
Şeddesiz okuyunca mânâ şöyle olur: "Bu sûrede farzedilenlerle  amel etmeye sizi mecbur kıldık."

Zeccâc'dan başkası da şöyle demiştir: "Şeddeli okuyunca: "Bu sûredeki farzları tafsil edip (açıkladık)", şeddesiz okuyunca: "Bu sûrede bulunanları farz kıldık" manası anlaşılır."

ـ14ـ وعنها رَضِىَ اللَّهُ عَنْها ]أنّها كَانَتْ تَقْرَأ: إذْ تَلِقُونَهُ بِألْسِنَتِكُمْ، وتقول: الولْقُ الكذبُ[. أخرجه البخارى

.14. (936)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ)'nin, Nur sûresinin 15. âyetini şöyle okuduğu   إذْ تَلِقُونَهُ بِاَلْسِنَتِكُمْ   ve   تَلِقُونَ   kelimesinin kizb (yalan) mânasını taşıyan   اَلْوَلْق   masdarından geldiğini "söylediği" rivayet edilmiştir. [Buhârî, Tefsir, Nur 8; Meğâzî 33.]

AÇIKLAMA:

Âyette geçen   تلقونه   kelimesi Cumhur'un kıraatinde   تَلَقَّوْنَهُ   şeklindedir. Sâdece Übey İbnu Ka'b, Hz. Aişe (radıyallahu anhümâ), Mücâhid ve Ebû Hayve'nin kıraatlerinde   تَلِقُونَهُ  şeklindedir.

ـ15ـ وعن ابن عمر رَضِىَ اللَّهُ عَنْهما. ]أنَّهُ قَرَأ عَلى رسولِ اللَّهِ # مِنْ ضِعْفٍ: فقالَ مِنْ ضُعْفٍ[. أخرجه أبو داود والترمذى

.15. (937)- İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ)'den yapılan rivayete göre Rum sûresinin 54. ayetinde geçen   من ضعف   kelimesini Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e   منْ ضِعْفٍ   diye okumuş, ancak Resûlullah, kendisine, "   مِنْ ضُعْفٍ   olacak" demiştir. [Ebu Dâvud, Huruf 1, (3938, 3979); Tirmizî, Kırâ'ât 1, (2937).]

AÇIKLAMA:

Bu âyet, Kur'ân-ı Kerim'de şöyle geçer:

  اللَّه الَّذي خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثمّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفاً وَشَيْبَةً  

"Sizi güçsüz olarak yaratan, güçsüzlükten sonra kuvvetli kılan, sonra da kuvvetliliğin ardından güçsüz ve ihtiyar yapan Allah'tır."

Âyette geçen   من بعد ضعف ، من ضعف   ve   ضعفا   kelimelerinin okunuşlarında ihtilâf edilmiştir. Kurrâdan Asım ve Hamza her üçünde de dad harfini fetha okumuşlardır:   ضَعف   şeklinde Hafs'ın okuyuşunda ihtilâf edilmiştir. Ubeyd ve Amr onun Âsım'a muhalif olarak her üçünü de damme okuduğunu rivâyet ederler. Başka rivayetlerde ise fetha okuduğu belirtilmiştir. Hülasa Hafs'tan  hem  fetha ve hem de  damme sahih rivayetlerle sübût bulmuştur:   ضعف    Geri kalan kurrâ ise üçünü de damme   ضُعف    okumuştur.

Her ikisi de "zayıf olmak" mânasında mastardır, mâna yönünden fark mevzubahis değildir.

ـ16ـ وعن يعلى بن أمية رَضِىَ اللَّهُ عَنْه قال: ]سَمِعْتُ رسول اللَّه # يَقْرَأ عَلى المِنْبَرِ وَنَادَوْا يَا مَالِكُ. قَالَ أبو داود يعنى ب ترخِيمٍ. قال سفيان في قراءة عبداللَّهِ. ونَادَوْا يَا مَالٍ مُرَخّماً[. أخرجه ا‘ربعة إ النسائى .

16. (938)- Ya'lâ İbnu Ümeyye (radıyallahu anh) anlatıyor: "(Zuhrûf sûresinin 77. âyetini) Resûlulah (aleyhissalâtu vesselâm) minberde hutbe verirken   وَنَادَوْا يَا مَالِكُ    şeklinde okurken işittim."

Ebu Davud der ki: "Yani (mâlik kelimesinde kısaltma) terhim olmaksızın."

Süfyân dedi ki: "Abdullah'ın kıraatında (mâlik kelimesi şöyle) kısaltmalı olarak gelmiştir:   وَنَادَوْا يَا مالِ   [Buhârî, Tefsir, Zuhruf 1, Bed'u'l-Halk 6, 10; Müslim, Cum'a 49, (871); Ebu Dâvud, Huruf 1, (3992); Tirmizî, Salât 365, (508).]

______________
(1) İbnu'l-Cezerî (Şemsettin Muhammed), bu yedi kıraata şunları da ekleyerek "on'a" çıkarmıştır:                     
1- Halef İbnu Hişâm el-Bezzâr el-Bağdâdî (V. 229/ 843).
2- Ebu Ca'fer Yezid İbnu'l-Ka'kâ el-Mahzumî el-Medenî (V. 130/ 747).
3- Ebû Muhammed Ya'kûb İbnu İshâk el-Hadramî (V. 205/ 820).
(2) Hıtta: (Dileğimiz, kusurlarımızın) dökülmesi mânâsına gelir.

 

Yeri çözülemedi

44- Tirmizî ve Ebu Dâvud'da bu rivayet Hz. Enes'in rivâyeti olarak gelmektedir. Teysîr, İbnu Abbas rivâyeti göstermekte hatalıdır.


Önceki Başlık: KUR'AN'IN TİLAVETİ VE KIRAATI BÖLÜMÜ - BİRİNCİ BAB - 2
Sonraki Başlık: KUR'AN'IN TİLAVETİ VE KIRAATI BÖLÜMÜ - İKİNCİ BAB -2

Kütüb-i Sitte eseri AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA A.Ş. izniyle sitemize eklenmiştir. Kopyalama yapılamaz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Not:Arapça yazılarda, Lam elifler, lam ve elif şeklinde ayrı ayrı olarak görünüyor. Ayrıca başka hatalar da olabilir. Bu açıdan okuyucularımızın bunu dikkate almalarını istirham ederiz.