1. CİLT

Hadis Tarihi, Bazı Hadis Meseleleri, Hz. Peygamber'in İlmi Yayma Tedbirleri

2. CİLT

Kur'ân ve Sünnete Sarılma, İtikaf', İhyâ'u'l-Mevat, Îlâ, İsim ve Künye, Kaplar, Ecel ve Emel, Ebeveyne İyilik

3. CİLT

Bey(Alım Satım),Cimrilik,Bina, Tefsir

4. CİLT

Kur'an'ın Tilaveti ve Kıraatı,Tevbe,Rüya, İflâs

5.CİLT

Ölümü Temenni, Teşekkür, Cihad, Cidal ve Mirâ, Hacc ve Umre

6. CİLT

Hidane,Hased, Hırs, Haya, Hulk(Huy), Korku, Alemin Yaradılışı, Hilafet ve İmamet, Hul, Dua

7. CİLT

Diyetler, Borç ve Ödeme Âdabı, Zebâih (Kesimler),Dünyanın ve Yeryüzündeki Bazı Yerlerin Zemmedilmesi,Rahmet, Rıfk, Rehin, Riya, Zekât,Zinet

8. CİLT

Sehavet ve Kerem, Sefer (Yolculuk) Âdâbı, Müsâbaka ve Atıcılık, Sual, Sihir ve Kehanet, İçecekler,Şirket, Şiir,Namaz,

9. CİLT

Oruç, Sabır

10. CİLT

Sıdk (Doğruluk), Sadaka ve Nafaka, Sıla-i Rahm, Sohbet, Mehir, Av, Allah'ın Sıfatları, Misafirlik (Ziyafet), , Taharet

11. CİLT

Yiyecekler, Tıb ve Rukye, Talâk (Boşanma), Zıhâr, İlim, Af ve Mağfiret, Âzad Etme

12. CİLT

İddet ve İstibra, Ariyet, Umrâ ve Rukba, Gazveler,Kıskançlık,Gadab (Öfke), Gasb,Gıybet ve Nemine,Musiki ve Eğlence, Gadr (Vefasızlık), Fezâil

13. CİLT

Feraiz ve Mevaris (Miraslar), Fitneler Hevalar ve İhtilaflar, Kader

14. CİLT

, Kaza (Dava) ve Hüküm, Katl, Kısas, Kasâme, Mudarabe, Kıssalar, Kıyamet, Kesb (Kazanç), Yalan

15. CİLT

Kebair, Libas (Giyecekler), Lukata (Bulutular), Lian, Lakît, Oyun ve Eğlence, Lanetleme ve Sövme, Mev'izeler, Muzaraa (Ziraî Ortaklık), Medh, Mizah ve Şakalaşma, Ölüm, Mescidler, Peygamberlik, Nikah

16. CİLT

Nikah, Nezr (Adak, Niyet ve İhlas, Nasîhat ve Meşveret, Nifak, Yıldızlar, Hicretler, Hediye, Hibe, Vasiyet, Vaad, Vekâlet, Vakıf, Yemin, İlaveler, Taharet, Namaz, Ezan

17. CİLT

Bu cild İbn Mace’nin Sünenine aittir. Mescidler ve Cemaatler, Namazı Eda ve Namazın Sünnetleri, Cenaze, Oruç, Zekat, Nikah (Evlenme), Talak, Kefaretler, Ticaretler, Ahkâm, Hibeler, Sadakalar, Rehinler, Şuf'a, Lukata (Buluntular), Köle Azad

    Hadis Ansiklopedisi | 4. CİLT

MUAVVİZETEYN SÛRELERİ

ـ1ـ عن عقبة بن عامر رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ ]أنَّ رسولَ اللَّه # قالَ ألَمْ تَرَ آيَاتٍ أُنْزِلَتْ هذِهِ اللَّيْلَةَ لَمْ يُرَ مِثْلُهُنَّ قَطُّ؟ قُلْ أعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ. وَقُلْ أعُوذُ بِرَبِّ النَّاسِ[. أخرجه الخمسة إ البخارى

.1. (896)- Ukbe İbnu Âmir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Bu gece indirilen ayetler var ya, onlar gibisi hiç görülmemiştir: Kul eûzu birabbi'lfelak ve Kul eûzu birabbi'nnâs sûreleri". [Müslim, Misâfirin 264, (814); Tirmizî, Sevâbu'l-Kur'ân 12, (2904), Tefsir, Muavvizateyn, (3364); Ebu Dâvud, Salât 354, (1462, 1463); Nesâî, İstiâze 1, (8, 251-254).]

ـ2ـ وفي رواية للترمذى عن عُقبة بن عامر قال: ]أمَرَنِى رسولُ اللَّه # أنْ أقْرَأ المُعَوِّذَتَيْنِ في دُبُرِ كُلِّ صََةٍ[.

2. (897)- Ukbe İbnu Âmir (radıyallahu anh) Tirmizî'de gelen bir rivayette der ki: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), bana, her namazın arkasından Muavvizeteyn'i okumamı emretti." [Tirmizî, Sevabu'l-Kur'ân 12, (2905).]

ـ3ـ وعن عبداللَّه بن خُبَيْبٍ رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ قال: ]أصَابَنَا طَشٌّ وَظُلْمَةٌ فَانْتَظَرْنَا رسولَ اللَّه # فَصَلَّى بِنَا ثُمَّ ذَكَرَ كََماً مَعْنَاهُ: فَخَرَجَ رسولُ اللَّه # فقَالَ: قُلْ: قُلْتُ مَا أقُولُ؟ قَالَ: قُلْ هُوَ اللَّهُ أحَدٌ وَالْمُعَوِّذَتَيْنِ حِينَ تُمْسِى وَحِينَ تُصْبِحُ ثَثاً تَكْفِيكَ مِنْ كُلِّ شَئٍ[. أخرجه النسائى.»الطَّشُّ« أقل ما يكون من المطر

.3. (898)- Abdullah İbnu Hubeyb (radıyallahu anh) anlatıyor: "Hafif bir yağmur ve karanlığa mâruz kalmıştık. Bize namaz kıldırsın diye Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı bekledik." (Ravi der ki; Abdullah İbnu Hubeyb şu mânada birşeyler daha söyledi: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) çıktı ve:

"- Söyle!" dedi. Ben:

"- Ne söyliyeyim?" diye sordum. Bunun üzerine:

"- Akşama ve sabaha erince Kul hüvallahu ahad ve Muavvizeteyn sûrelerini üçer kere oku. Bu sana, her şeye karşı yeterlidir" dedi. [Nesâî, İsti'âze 1, (8, 250-253).]

AÇIKLAMA:

Kuraklık, karanlık, felâket gibi korkulu durumlarda istiâze gereklidir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) kendisi şahsen bu çeşit menfi hallere karşı korunmuş olmasına rağmen istiâzede bulunmuştur. Bu, hem kemâl mertebede kulluğun ifası içindi, hem de o hallerde ne yapması hususunda ümmetine tâlimde bulunmak, fiilen örnek olmak içindi. Esasen, böyle hallerde yapılan istiâze, dua ve ilticalar, menfi durumların kalkması için değil, menfi durumlarda ifası gereken kulluğun yerine getirilmesi içindir. Çünkü hiçbir ibadetin dünyevî bir maksadla yapılması caiz değildir. İbadete dünyevî maksadlar bizzat gâye yapılacak olsa ibadette şart olan ihlâs kaybolur, İhlâssız ibadet indallah makbul olmaz.

Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) uygun bir fırsatı değerlendirerek, musibetli ve korkulu durumlarda okunması gereken sûreleri tâlim buyuruyor.

İstiâze kelime olarak avz kökünden gelir, avz iltica etmek demektir. Meâz iltica edilecek yer veya masdardır.

İstiâze, dinî bir tabir olarak iltica talebinde bulunmak, sığınmak mânasına gelir. Yâni kulun, Allah'a iltica ederek, kötülüklerden, şerlerden korunmasını taleb etmesidir. Bu durumlarda yani iltica talebinde bulunmak istenince Felâk ve Nâs sûrelerinin okunması teşri edildiği için bu iki sûreye Muavvizeteyn denir. Bu sûrelerin faziletini Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm), muhtelif hadislerinde beyan etmişlerdir. Yukarıda kaydedilen hadisler bunlardan birkaçıdır. Müteakip hadisler de bunlardandır.

ـ4ـ وعن جابر رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ قال: ]قال لى رسول اللَّه #: اقْرَأ يَا جَابِرُ. قُلْتُ: وَمَاذَا أقْرَأ بِأبِى أنْتَ وَأُمِّى؟ قالَ اقْرَأ: قُلْ أعُوذُ بِرَبِّ الْفَلَقِ، وَقُلْ أعُوذُ بِربِّ النَّاسِ. فَقَرَأْتُهُمَا فقَالَ: اقْرَأْ بِهِمَا فَلَنْ تَقْرَأ بِمِثْلِهِمَا[. أخرجه النسائى

 .4. (899)- Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bana: "Ey Câbir oku!" dedi. Ben:

"- Annem babam sana kurban olsun, ne okuyayım?" diye sordum. Bunun üzerine:

"- Kul eûzu birabbi'lfelak ve Kul eûzu birabbi'nnâs sûrelerini oku!" dedi. Ben de onları okudum. Resûlullah ilaveten:

"- Bu iki sûreyi oku, bunlar gibisini asla okuyamıyacaksın!" dedi. [Nesâî, İstiâze 1, (8, 254).]

ـ5ـ وعن ذِرّ بن حُبَيْش قال: ]سَأَلْتُ أُبىَّ بنَ كَعْبٍ رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ عَنِ الْمُعَوِّذَتَيْنِ قُلْتُ: أبَا الْمُنْذِرِ؟ إنَّ أخَاكَ ابْنَ مَسْعُودٍ يَقُولُ كَذَا وَكَذَا. فقَالَ: سَألْتُ رسولَ اللَّه # فقَالَ: قِيلَ لِى قُلْ، فقُلْتُ: فنَحْنُ نَقُولُ كَما قَالَ

رسولُ اللَّه #[. أخرجه البخارى

.5. (900)- Zirr İbnu Hubeyş anlatıyor: "Übey İbnu Ka'b (radıyallahu anh)'a Muavvizeteyn hakkında sorarak dedim ki:

"- Ey Ebu'l-Münzir! Kardeşim İbnu Mes'ud şöyle şöyle diyor?"

Bana şu cevabı verdi:

"- Ben Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a sordum. Cevâben: "Bana: "Söyle!" dendi, ben de söledim" dedi. Biz Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın söylediği şekilde söylüyoruz." [Buharî, Tefsir, Kul eûzu birabbi'lfelak 1.]

AÇIKLAMA:

Dikkat edilince, yukarıda kaydedilen rivayette İbnu Mes'ud'un Muavvizeteyn hakkında ne söylediği belli değildir. İbnu Hacer, bunun kasden mübhem bırakılmış olabileceğine dikkat çeker ve bunu da bizzat Buhârî'nin yapmış olabileceği tahminini yürütür. Çünkü aynı rivâyet, Ahmed İbnu Hanbel'in Müsned'inde şu şekilde sarih olarak gelmiştir:

قُلْتُ ِ‘ُ بَىٍّ إِنَّ اَخَاكَ يُحِكُّهُمَا مِنَ الْمُصْحَفِ

"Übey'e dedim ki: Kardeşin, Mushaf'tan Muavvizeteyn sûrelerini çıkarıyor."

Ashab'tan Hz. Ali, Übey İbnu Ka'b ve İbnu Mes'ud bazıları gibi, daha Resûlullah'ın sağlığında mushaflar tanzim etmişlerdi. Bunlar tertip bakımından farklı olduğu gibi, bazı eksiklikleri ve hatta ziyadeleri vardı.(17)

______________

(17) Übey İbnu Ka'b'ın tertibinde bazı sûrelerin ismi farklıdır. Ayrıca Malikîlerin sabah namazlarında okuduğu Kunut duası ile, Hanefilerin Vitir'de okudukları Kunut, sûre olarak girmiştir. Beyhakî'nin bir rivâyetine göre bâzı kimseler-namazda okunduğu için-Kunut'u Kur'an'dan addedermiş. Âlimler, Hz. Ubey'in bunu sûre olarak değil, namazda okunan bir dua olarak nüshana almış olabileceğini tahmin etmiştir. Hz. Ali'nin nüshasında da bâzı sûre isimleri farklılığından başka birkısım sûreler de eksiktir. İbnu Abbas'ın mushafı nuzül sırasına göredir. İbnu Abbâs, Hz. Ali'nin talebesi olması haysiyyeti ile, mushafının Hz. Ali nüshasının aynı olacağı, ondan istinsah edilmiş bulunacağı tahmin edilmiştir. Kezâ Hz. Ali nüshasında istinsah edilmiş olduğu tahmin edilen bir de Câfer-i Sâdık mushafından bahsedilir. Bunlarla ilgili rivayet esasta İbnu Nedim'in Fihrist'ine dayanır. Bunlar, tevatüren gelmiş olan Hz. Osman nüshasına bir gölge düşürmez. Hz. Osman nüshası binlerce sahâbenin sağ olduğu bir zamanda çoğaltılıp bir tarafa gönderilmiştir. Buna karşı "eksik" veya "fazla" diye bir itiraz olmamıştır. Halbuki bazı farklı okunuşlar sebebiyle müslümanlar birbirlerine kılıç çekme noktasına gelmiş idiler. Nüshaya itirazın yokluğu, mevcut nüshanın tamamiyetine en büyük delil ve garantidir. Sûre ziyadesi veya tenkîsi şöyle dursun tek kelimesinde tereddüd olsa idi, herhalde yer yerinden oynar idi. Bazı kelimelerin okunuş farklılığı sebebiyle birbirlerine kılınç çeken insanların eksiklik, noksanlık noktasındaki tereddütlerini sukûtla geçiştireceklerini akıl kabul etmez.

İbnu Mes'ud'un tanzim ettiği nüshada Muavvizeteyn ve Fatiha sureleri eksiktir. Rivâyetin kaynağı İbnu Nedim (V.385/995) 200 senelik bir nüshada Fatiha'yı gördüğünü, İbnu Mes'ud'a nisbet edilen nüshalardan iki tanesinin bile birbirine uymadığını belirtir. İbnu Mes'ud nüshasında Muvvizeteyn'in bulunmayışı üzerine muhtelif açıklamalar yapmıştır. Bazılarını kaydediyoruz:

1- Bezzar'da gelen bir rivayette, İbnu Mes'ud (radıyallahu anh) bu iki sûrenin istiazeye mahsus dua olarak öğretildiği kanaatini ileri sürmüştür, ifade şöyle:

إِنَّمَا اَمَرَ النَّبِىُّ صَلّى اللَّه عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ اَنَّ يَتُعَوَّذَ بِهِمَا

Gerçekten de Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bu iki sûre ile istiâze edilmesini tekrarla söylemiştir. Kaydettiğimiz rivayetler de bunu gösterir. Denebilir ki, İbnu Mes'ud hazretleri, Resûlullah'ın bu sûreleri namazda okuduğu sıralarda hazır bulunamamış, halbuki gerek Müslim' in ve gerekse Said İbnu Mansur'un sahih isnadla yaptıkları tahriclerde Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu sûreleri namazda kıraat buyurduğu belirtilmiştir. Bu ve benzeri rivayetlerin izâhında bu keyfiyetin nazar-ı dikkate alınması gerektiğine inanıyoruz. Ashab'ın Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a en yakın olanları bile bir kısım ciddi meselelerden haberdar olamıyorlardı. Onların bu bilgisizlikleri, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın vefatından sonra, hâdiseler zuhur ettikçe ortaya çıkıyordu. Nitekim, kitabımızın birinci cildinde (43-47. sahifeler) Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer'in bir kısım hadisleri duyunca şâhid istediklerini belirtmiş idik. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın en yakınları olan bu iki yüce sahâbi pekçok meseleyi sonradan işitir ve hatta, çıkan meseleyle ilgili "Resûlullah'ın bir tatbikatını duyan var mı?" diye araştırma yaparlarsa, İbnu Mes'ud gibi diğer bir kısım sahabilerin de bazı meseleleri duymamaları, eksik duymaları ve hatta yanlış anlamaları pekâla mümkündür. Sadece mümkün değil, vâkidir de. Sadedinde olduğumuz rivâyet bunun en güzel örneğidir. İslâm âlimleri, bu çeşit durumlarda ümmetin yanlışlık ve tereddüde düşmemesi için şöyle bir kaide getirmişlerdir: "İhtilâflı hallerde esas olan ekseriyetin görüşüdür" veya "Sikanın sikâta muhalefeti şâzdır, mahfuz varken şâzla amel edilmez."

İbnu Mes'ud'un, Muavvizeteyn'le ilgili kanaatini bize ulaştıran rivâyet sahihtir. Bu sahih rivayeti, mütevâtire muhalefeti sebebiyle İbnu Hazm ve Nevevî gibi bazı alimlerin yaptığı üzere aceleci bir hükümle "bâtıllık"la itham etmek kesinlikle câiz değildir. Bir rivayetin bâtıl olduğu objektif bir delile dayanarak söylenilebilir. Rivayet sahih olduğuna göre muteber bir delil yok demektir.

Ancak hükmünde, mütevatir habere muhalefet var. Usulcüler buna "sikanın sikâta muhalefeti" (yani güvenilir kimsenin güvenilir kimselere muhalefeti) derler ve şaz ismini verirler. Şu halde, İbnu Mes'ud (radıyallahu anh)'un rivayeti şâzdır ve belirttiğimiz gibi muhtelif sebeplerle bu çeşit rivayetler kitaplarımıza girmiş ve ayrıca incelemeye değer müstakil bir nev teşkil etmiştir. Nitekim rivayeti kaydeden Bezzâr şu açıklamayı ilâve etmiştir:

وَلَمْ يُتَابِعْ اِبْن مَسْعُودٍ عَلَى ذ َلِكَ اَحَدٌ مِنَ الصَّحَابَةِ

Yani: "Ashab'tan hiçbir kimse, bu meselede İbnu Mes'ud'a uymamıştır." Ve İbnu Hacer noktalar:

وَقَدْ صَحَّ عَنِ النَّبَِّىِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ اَنَّهُ قَرَ أَهُمَا فِى الصََّةِ

"Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın bu iki sûreyi namazda okuduğu, sahih rivayetlerde gelmiştir."

2- Bazılarınca çok tatminkâr bulunmayan bir açıklama el-Kâdı Ebu Bekr el Bakillânî'ye aittir. O'nun açıklamasını Kadı İyâz ve başkaları da benimsemiştir. el-İntisâr'da yaptığı açıklamada Bâkillânî şöyle der: "İbnu Mes'ud bu iki sûrenin Kur'ân'dan olduğunu inkâr etmiyor, mushafta bulunmasını inkâr ediyor, zira o, Mushaf-ı Şerif'e Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın yazılmasına bizzat izin verdiği şeylerden başkasının konulmaması görüşünde idi. Bana öyle geliyor ki, bu husustaki izin ona ulaşmamıştı."

ـ6ـ وعن عائشة رَضِىَ اللَّهُ عَنْها. ]أنَّ رسولَ اللَّه # نَظَرَ إلى الْقَمَرِ فقَالَ: يَا عَائِشَةُ اسْتَعِيذِى بِاللَّهِ مِنْ شَرِّ هذَا، فَإنَّ هذَا هُوَ الْغَاسِقُ إذَا وَقَبَ[. أخرجه الترمذى وصححه

 .6. (901)- Hz. Aişe (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Hz. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün) Ay'a bakarak: "Ey Aişe, şunun şerrinden Allah'a sığın. Bu, (âyet-i kerimede geçen) gâsıktır. (Ayet): "Kaybolduğu zaman Ay'ın şerrinden..." demektir." [Tirmizî, Tefsir, Muavvizateyn, (3363).]

AÇIKLAMA:

Bu rivayette, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Felak sûresinde geçen bazı tâbirleri açıklamaktadır. Hadise göre 3. ayette geçen gâsık'tan maksad Kamer, yâni Ay'dır. Vekab ise kaybolmak (veya batmak) manasına gelmektedir. İbnu Abbâs'ın açıklamasına göre, elgâsık, ufuktaki aydınlığın yani gündüzden kalma akşamın alaca karanlığının kaybolmasıyla ortalığa çöken ve şark cihetinden gelen gece karanlığıdır. Hâzin, bu âyet-i kerimeyi, "Tutulup karardığı zaman Ay'ın şerrinden" diye anlar. Bu durumda vekabe "Ay tutuldu (husufa uğradı)" veya "kayboldu" manasına gelir.

Şu da söylenmiştir: "Battığı zaman, إذا وقب Kamer'in ayın son günündeki gaybubete girip gözden kaybolmasıdır, böylece bundan maksad ayın sonudur..."

Tefsir kitaplarında bu surede geçen bu ve diğer âyetlerle ilgili başka açıklamalar da mevcuttur. Bu sureyi Hasan Basri Çantay şöyle tercüme etmiştir:

"De ki: Sabahın Rabbine sığınırım, yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöküp bastığı zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfüren nefeslerin şerrinden. Ve hased edenin, hased(ini belli) ettiği zaman, şerrinden."

ـ7ـ وعن ابن عباس رَضِىَ اللَّهُ عَنْهما. قال: ]قالَ رسولُ اللَّه #: الشَّيْطَانُ جَائمٌ عَلى قَلْبِ ابْنِ آدَمَ. فَإذَا ذَكَرَ اللَّهَ تَعَالى خَنَسَ، وَإذَا غَفَلَ وَسْوَسَ[. أخرجه البخارى تعليقاً .7. (902)- İbnu Abbas (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Şeytan insanoğlunun kalbinin üzerinde tünemiş vaziyette bekler. Allah'ı zikredince siner, çekilir, gaflet etse vesvese verir." [Buhârî, Tefsir, Kul eûzu birabbi'nnâs 1.]

AÇIKLAMA:

Yukarıdaki rivayetin Buharî'deki aslı, biraz farklıdır. Buharî, rivayeti senetsiz olarak verir ve vesvâs kelimesini tarif zımnında kaydeder:

"el-Vesvas: İnsan doğunca şeytan ona sokulur, Allah zikredilince gider, Allah zikredilmezse kalbinde yerleşir kalır." Buharî ile ilgili bahiste (Birinci cilt 182-183. sayfalar) açıkladığımız üzere, kendi sıhhat şartlarına uymayan hadisleri almak zorunda kalınca, hadislerin senetlerini atmış, muallak olarak kaydetmiştir. Şârihler, hadisin senedindeki zaafı belirtirler.

Sadedinde olduğumuz hadisi, Said İbnu Mansûr, rivayeti daha anlaşılır kılacak bazı ziyadelerle tahric etmiştir: "İnsan doğunca şeytan kalbine tüner. Akleder ve Allah'ın adını zikrederse siner, gâfil kalırsa vesvese verir."

İbnu Merdûye yine İbnu Abbas'tan olmak üzere hadisin bir başka vechini rivayet etmiştir: "el-Vesvâs şeytandır. Çocuk doğunca, kalbinin üstünde vesvâs olduğu halde doğar. Vesvâs ona dilediği gibi tasarruf eder. Ancak kişi Allah'ı zikredince şeytan siner, gâfil kalınca kalbine tüner ve vesvese verir."

Said İbnu Mansûr benzer bir hadisi Urve İbnu Ruveyn'den rivâyet eder: "İsa (aleyhisselam) Rabbinden, şeytanın insanoğlundaki yerini göstermesini taleb etti. Allah da ona gösterdi; şeytanın başı yılan başı gibiydi ve başını kalbin meyvesi üzerine koymuş vaziyetteydi. (O şekilde ki), kişi Rabbini zikredip anınca geri çekilip siniyor, zikri bırakınca musallat olup konuşuyordu."

 

 


Önceki Başlık: İHLAS SÛRESİ
Sonraki Başlık: NÂS SÛRESİNİN MEÂLİ

Kütüb-i Sitte eseri AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA A.Ş. izniyle sitemize eklenmiştir. Kopyalama yapılamaz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Not:Arapça yazılarda, Lam elifler, lam ve elif şeklinde ayrı ayrı olarak görünüyor. Ayrıca başka hatalar da olabilir. Bu açıdan okuyucularımızın bunu dikkate almalarını istirham ederiz.