1. CİLT

Hadis Tarihi, Bazı Hadis Meseleleri, Hz. Peygamber'in İlmi Yayma Tedbirleri

2. CİLT

Kur'ân ve Sünnete Sarılma, İtikaf', İhyâ'u'l-Mevat, Îlâ, İsim ve Künye, Kaplar, Ecel ve Emel, Ebeveyne İyilik

3. CİLT

Bey(Alım Satım),Cimrilik,Bina, Tefsir

4. CİLT

Kur'an'ın Tilaveti ve Kıraatı,Tevbe,Rüya, İflâs

5.CİLT

Ölümü Temenni, Teşekkür, Cihad, Cidal ve Mirâ, Hacc ve Umre

6. CİLT

Hidane,Hased, Hırs, Haya, Hulk(Huy), Korku, Alemin Yaradılışı, Hilafet ve İmamet, Hul, Dua

7. CİLT

Diyetler, Borç ve Ödeme Âdabı, Zebâih (Kesimler),Dünyanın ve Yeryüzündeki Bazı Yerlerin Zemmedilmesi,Rahmet, Rıfk, Rehin, Riya, Zekât,Zinet

8. CİLT

Sehavet ve Kerem, Sefer (Yolculuk) Âdâbı, Müsâbaka ve Atıcılık, Sual, Sihir ve Kehanet, İçecekler,Şirket, Şiir,Namaz,

9. CİLT

Oruç, Sabır

10. CİLT

Sıdk (Doğruluk), Sadaka ve Nafaka, Sıla-i Rahm, Sohbet, Mehir, Av, Allah'ın Sıfatları, Misafirlik (Ziyafet), , Taharet

11. CİLT

Yiyecekler, Tıb ve Rukye, Talâk (Boşanma), Zıhâr, İlim, Af ve Mağfiret, Âzad Etme

12. CİLT

İddet ve İstibra, Ariyet, Umrâ ve Rukba, Gazveler,Kıskançlık,Gadab (Öfke), Gasb,Gıybet ve Nemine,Musiki ve Eğlence, Gadr (Vefasızlık), Fezâil

13. CİLT

Feraiz ve Mevaris (Miraslar), Fitneler Hevalar ve İhtilaflar, Kader

14. CİLT

, Kaza (Dava) ve Hüküm, Katl, Kısas, Kasâme, Mudarabe, Kıssalar, Kıyamet, Kesb (Kazanç), Yalan

15. CİLT

Kebair, Libas (Giyecekler), Lukata (Bulutular), Lian, Lakît, Oyun ve Eğlence, Lanetleme ve Sövme, Mev'izeler, Muzaraa (Ziraî Ortaklık), Medh, Mizah ve Şakalaşma, Ölüm, Mescidler, Peygamberlik, Nikah

16. CİLT

Nikah, Nezr (Adak, Niyet ve İhlas, Nasîhat ve Meşveret, Nifak, Yıldızlar, Hicretler, Hediye, Hibe, Vasiyet, Vaad, Vekâlet, Vakıf, Yemin, İlaveler, Taharet, Namaz, Ezan

17. CİLT

Bu cild İbn Mace’nin Sünenine aittir. Mescidler ve Cemaatler, Namazı Eda ve Namazın Sünnetleri, Cenaze, Oruç, Zekat, Nikah (Evlenme), Talak, Kefaretler, Ticaretler, Ahkâm, Hibeler, Sadakalar, Rehinler, Şuf'a, Lukata (Buluntular), Köle Azad

    Hadis Ansiklopedisi | 1. CİLT

HZ.PEYGAMBER'İN İLMİ YAYMA TEDBİRLERİ - 2

 Hz. PEYGAMBER'İN HAYATINDA YAZININ YERİ

Yazı, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) açısından birçok sebeblerle ehemmiyet taşıyordu:

1- Kur'an Vahiylerinin Yazılması: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) için yazı, başka hiçbir hizmet görmese bile, sırf Kur'an'ın hıfzı ve tâmimi için son derece gerekli idi. Yazının ümmet çapında tamim ve yaygınlaştırılması için gerekli tedbirleri almaya bu yeterli bir sebebti. Nitekim Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bu maksadla istihdâm ettiği, ismen bilinen kâtiplerin sayısı kırkı aşmaktadır. Bu işte, başkâtiplik mânâsında en çok hizmet veren Zeyd İbnu Sâbit ise de, Hz. Ebû Bekr, Hz. Ömer, Hz. Osmân, Hz. Ali, Hz. Übey İbnu Ka'b, Hz. Muâviye, Hz. Hanzala İbnu'r-Rebî, Hâlid İbnu Sa'id İbni'l-Âs, Ebân İbnu Saîd, Alâ İbnu'l-Hadramî (radıyallahü anhüm ecmân) vs. burada kaydedilebilir. Zeyd İbnu Sâbit'ten başka Abdullah İbnu'l-Erkam ve Hz. Muâviye'nin (radıyallahü anhüm) müdâvimlerden olduğu ayrıca belirtilir.

2- Siyasî Yazışmalar: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in hayatında siyasî yazışmalar, başlı başına bir yer tutar ve Kur'an'ın yazılmasından geri kalmayan bir ehemmiyet taşır. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) sadece komşu devlet reislerine, onları İslâm'a dâvet etmek maksadıyla gönderdiği mektuplarda yazıyı kullanmakla kalmamıştır. Bugünün medenî bir devletinde yazışmaya ihtiyaç duyulan hemen her hususta Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yazıya yer vermiş, geniş çapta yazıdan istifâde etmiştir.

 

Muhammed Hamîdullah, el-Vesâiku's-Siyâsiye adlı te'lifinde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) ve Hulefâ-i Raşîdin'den sâdır olan yazılı vesîkaları toplamaya çalışmıştır. Sırf Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'le ilgili olanları üçyüze yaklaşır. Kaldı ki eser, her baskıda yeni ilâvelere rağmen, henüz kemâlini bulmuş değildir.

Eserde yer alan vesîkalar incelendiği zaman, yazıların başlıca şu hususlara müteallik olduğu görülür:

1- Sulh anlaşmaları,

2- İttifak anlaşmaları,

3- Emânlar,

4- Krallara mektuplar,

5- Vasiyetnâme,

6- Alım-satım vesîkası,

7- Nüfus sayımı,

8- Askere katılanların kaydı,

9- İmtiyaz vesîkası,

10- İkta vesîkası,

11- Emirnâme,

12- Talimâtnâme,

13- Gizli talimâtnâme,

14- İstihbârat mektubu,

15- Valiler, komutanlarla yazışma,

16- Zekâtla ilgili açıklamalar,

17- İstek üzere verilen vesîkalar,

18- Tâziye mektubu,

vs. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) 'in siyasî yazışmalara, bidâyetten itibâren verdiği ehemmiyeti anlayabilmek için, başkâtibi durumunda olan Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahu anhâ)'e yazı öğrenmesini emrettiği zaman ifâde buyurduğu gerekçeye dikkat etmek gerekir: "Bana muhtelif mektuplar geliyor. Ben onları herkesin okumasını istemiyorum. İbrâni (veya Süryânî) yazısını öğrenebilir misin?."

Bu vak'aya temâs eden başka rivâyetlerde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu

 

vesselâm) Zeyd İbnu Sâbit'e yazı öğrenmesini emrederken yahudilere karşı itimadsızlığını beyân etmektedir: "Allah'a kasem olsun, mektubum hususunda yahudilere itimad etmiyorum..."

Tahavî, Zeyd İbnu Sâbit yazı öğreninceye kadar gelen mektupları, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in cemaatte mevcut olan yahudilere rasgele okuttuğu hükmünü çıkarır.

Yahudi yazısını 17 günde hem okuyup, hem yazacak şekilde öğrenen Zeyd İbnu Sâbit'in bizzat kendisinden kaydedilen açıklamalara göre, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), yahudi yazısını öğrenme emrini Medîne'ye gelişinin ilk zamanlarında vermiştir. Bu sırada Zeyd onbir yaşlarındadır. Öbür taraftan İbnu Sa'd, Zeyd'in yazıyı Bedir esirlerinden öğrendiğini kaydeder. Ahmed İbnu Hanbel'in rivâyetinde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Medîne'ye gelir gelmez İbrânî yazısını öğrenmiş olan Zeyd, bu rivâyete nazaran hicretin ikinci yılı içerisinde de Arab yazısını öğrenmiş olmalıdır.

SEFERDE BİLE YAZI MALZEMESİ VE KÂTİP: Yukarıda belirtildiği üzere, gerek ne zaman geleceği belli olmayan vahiylerin yazılması ve gerekse pek çok mes'elesinde kaydetme ihtiyacı duyduğu siyâsî ve içtimâî durumlar sebebiyle Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yazı hususunda her an tedârikli olma yoluna gitmiştir. Nitekim hicret gibi, Mekke müşriklerinin plânlarını bozup, tâkiplerini akim bırakarak sağ sâlim Medîne'ye intikalden başka bir şeyin düşünülemeyeceği son derece endişeli, son derece telâşlı, dağdağalı ve son derece tehlikeli bir durum ve hengâmede bile yazı malzemesi yönünden tedârikli olma işi ihmal edilmemiştir. Zira rivâyetler, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in hicret sırasında yolda karşılaştığı Sürâka İbnu Mâlik'e -kemik veya bez parçası veya seramik parçası üzerine yazılan- bir yazı (kitab) verdiğini haber verir. Sürâka Mekke Fethi sırasında gelip bu vesîkayı göstererek Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesseiâm)'e kendisini tanıtacaktır.

O devrin şartlarında, beraberinde bulundurulup taşınması hiç de pratik ve kolay olmayan yazı malzemesinin hicret hengâmında bile ihmâl edilmemiş olması son derece dikkat çekici bir va'adır.

Kaydedeceğimiz şu rivâyet, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in gazvelere çıkarken, yanına hususî bir kâtip aldığını ve bunu yanından ayırmadığını göstermektedir. Rivâyetin bizi ilgilendiren kısmı aynen şöyle:

 

"Zâide (veya Müzeyde) İbnu Havâle anlatıyor: "Biz, seferlerinden birinde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'le beraberdik. Bir ara (Hz. Peygamber'in emriyle) askerler belli bir mevkide konakladı. Resûlulla (aleyhissalâtu vesselâm) da ordugâhın kenar tarafında bulunan büyük bir ağacın gölgesine oturmuştu. Ben bir ihtiyacımdan dönüyordum ki beni gördü (ve yanına çağırdı). Hz. Peygamber yalnızdı. Yanında sâdece kâtibi vardı. Bana "Ey İbnu Havâle, dedi, seni de yazayım mı?..."

Yazının Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in hayatında nasıl bir yer tuttuğunu anlamada, ömrünün en son ânında bile, kendisinden sonra ümmetin sapmasını önleyecek bâzı vasiyetlerini yazdırmak üzere kâğıt, kalem isteme hâdisesini hatırlamak faydalıdır. Hâdiseyi İbnu Abbâs şöyle anlatır: "(Ölün döşeğinde hasta yatmakta olan) Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in ızdırabı artmıştı ki şöyle dedi: "Bana (kâğıt, kalem) getirin, size bir vasiyet yazayım da benden sonra dalâlete düşmeyin". Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i içinde bulunduğu bu ızdıraplı anda yazı vs. ile meşgûl etmenin uygun olup olmayacağı tartışması yapılırken, gürültüden rahatsız olan Resûlullah "Kalkın!" emrini vererek, onları yanından çıkarır.

KİTABET (YAZI) İLE İLGİLİ BAZI ÂDÂBLAR

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in risâlet kariyerinde yazının yerini belirtirken, yazışmalarda uyulmuş olan ve hatta bizzat Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) tarafından emredilen bir kısım âdâbı da belirtmemizde fayda var. Bunlar günümüz sekreterliğinde riâyet edilen kaidelere tekâbül ederler. Böylece yazı mes'elesinin nasıl bir titizlik ve ciddiyetle ele alınmış olduğu daha iyi anlaşılmış olacaktır.

1- Yazılara Bismillâhirrahmanirrahîm diye başlanmaktadır. Hudeybiye Sulhü'nde olduğu üzere, muhâtab bu formülü (besmeleyi) kullanmamakta direnmişse câhiliyye devrinde besmele makamında kullanılan Bismike Allahümme formülü kabûl edilmiştir. Müslüman olduğu anlaşılan ve hattâ kendi kavminin zekâtını toplamak üzere âmil tâyin edilen Kays İbnu Mâlik el-Erhâbî'ye gönderilen mektubun, görünür bir sebep yokken bu tabirle başlaması bir istisna teşkîl etmekte ve izahsız kalmaktadır.

2- Muttarıd olan yazı, yazıyı verenin ismiyle başlamaktadır: "Allah'ın elçisi

 

olan Muhammed'den falanca'ya" şeklinde. Gerek Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde ve gerekse Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın irtihâlinden sonra, başta Hulefâyı Râşidîn olmak üzere Ashâb (radıyallahü anhüm ecmân) yazışmalarda buna riayet etmişlerdir. Hz. Peygamber'in: "Mektuba kendi isminizle başlayın" emrinde bulunduğu da bilinmektedir. Hattâ Alâ İbnu'l-Hadrami'nin bizzat Hz. Peygamber'e yazdığı mektuba kendi ismiyle başladığı, Hâlid İbnu Velîd'in ve Hz. Ali (radıyallahu anhüm)'nin de bu tarzda mektup yazdıkları, bunun Ashâb'ın hepsi nezdinde câri bir âdet olduğu belirtilir.

3- Gönderen ve muhâtabın isimlerini umûmiyetle selâm takib etmektedir. Ancak muhâtab mü'min değilse "es-selâmu alâ meni'ttebea'l-hüdâ" yâni (selâm hidâyete uyanlara olsun" denmektedir.

4- Asıl maksada geçilirken "Emmâ ba'd" denmektedir. Dilimizde ne bu tâbiri, ne de bunun bir mukaabilini kullanmak âdet olmamıştır. "Asıl maksada gelince" mânâsında bir tâbirdir.

5- Maksad çok veciz olarak ifâde edilmekte, muhâtaba göre bir dil kullanılmakta, muhâtabın kolayca anlayacağı temâlara, tâbirlere ve hattâ mahallî kelimelere yer verilmektedir. Bilhassa ehl-i kitaba yazılan mektuplarda onları hoşnud edecek, onlarca malûm, itiraz edilmeyecek mes'elelere temâs edilmiş olması dikkat çekmektedir. Müşriklere yazılan bir kısım mektuplarda, tehdîde bile yer verildiği vâriddir.

6- Mektuba şâhid olanlar ve mektubun yazılmasında kâtiplik yapanlar, mektubun sonunda çoğunlukla ismen belirtilmiştir.

7- Bir kısım vesîkaların yazılış târihi de belirtilmiştir.

8- Vesîkalar mühürlüdür ve Hz. Peygamber (aleyhisselatu vesselâm) mührüne "Muhammed, Resûl, Allah" ibâresini kazdırmıştır.

9- Vesîkalar, biri muhâtaba verilmek, biri de merkezde saklanmak üzere iki nüsha olarak hazırlanmıştır.

KÂTİB (YAZICI) İLE İLGİLİ BAZI ÂDÂBLAR

Hz. Peygamber bizzat, kâtibi ilgilendiren bir kısım irşadlarda da bulunmuştur. Hz. Muâviye (radıyallahu anhüm)'nin rivâyetine göre, Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm)'a kâtiplik yaparken, aradaki fâsılalarda boş kaldıkça, kalemi 

 

bâzan ağzına, bâzan da yere koymuştur. Ancak bu hallerin her birinde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) müdâhale ederek kulaklarının arkasına koymasını emretmiş, bunun "gerek kâtip ve gerekse imlâ ettiren (yazdıran) için daha hatırlatıcı" olduğunu açıklamıştır.

Zeyd İbnu Sâbit'ten de benzer rivâyetlerin olduğu dikkate alınınca, bu âdâbı Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in umumîleştirdiği anlaşılır.

Öte yandan kâtiplere, yazdıkları vakit mürekkebi kurutmak için yazılı sayfa üzerine toprak atmayı tavsiye eder.

PROFESYONEL KÂTİB: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in kâtiplik işinde çokça istihdâm ettiği kimselerden gelen bu çeşit rivâyetlere, Abdullah İbnu'l-Erkâm'dan -ki bunun ismi de Hz. Peygamber'in en müdâvim kâtipleri arasında geçer- gelen müteâkib açıklamalar ilave edilince, kâtiplik işlerinde istihdâm edilenlerin hususî şekilde bu işte yetiştirildikleri anlaşılır. Rivâyet şöyle: "Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e bir adamdan mektup gelmişti. Abdullah İbnu'l-Erkâm'a: "Benim yerime buna cevap ver" dedi. Abdullah cevabını yazdı, sonra Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a okudu. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm): "Tamam, güzel de yapmışsın" dedi ve şu duada bulundu: "Ey Allahım, onu (bu işlerde) hep muvaffak kıl".

Bu duanın bereketiyle Abdullah, diğer bâzıları gibi, kâtipliği ârızî bir hizmet olarak yapmamış, hayatı boyu devam eden bir meslek olarak icra etmiştir. Resûlûllah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın vefâtından sonra Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman'a da kâtiplik yapmıştır. İbnu Hacer'in kaydettiği bir rivâyet, Abdullah İbnu'l-Erkâm'ın siyâsî yazışmalarda başarıyı çok ileri götürerek, zamanla yazdığını kontrole hâcet bırakmadan mühür basılacak itimada ulaştığını göstermektedir: "...O, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e bedel, krallara cevap verirdi. Resûlullah'ın ona olan itimadı öyle bir seviyeye ulaştı ki, Hz. Peygamber herhangi bir krala cevap vermesini emrederdi. O da yazardı. Hz. Peygamber kendisine olan güveni sebebiyle okumadan mühürlerdi".

Siyâsî yazılar için böyle davranan Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın vahiy yazdırmalarında çok titizlik gösterdiği yine rivâyetlerde tasrîh edilmiştir. Zeyd İbnu Sâbit (radıyallahu anh), vahiy imlâ ettirdikten sonra, her seferinde, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in yazılanları kontrol ederek, şayet

 

bir atlama veya başkaca bir hata yapıldı ise anında düzelttirdiğini belirtir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in müdâvim kâtiplerinden Hanzala İbnu'r-Rebî'in "el-Kâtib" lâkabıyla şöhret bulması bu sâhada profesyonel mânâda adam yetiştirmeye bir diğer müşahhas örnek olmaktadır.

BiR MEKTUP ÖRNEĞİ: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in siyâsî ve içtimâî yazılarından bahsederken, yukarıda belli başlı 19 nev'e irca ettiğimiz mektupların her nev'inden birer nümûne kaydetsek bizi asıl mevzûmuzdan uzaklaştırır. Bol örnek görmek için Muhammed Hamîdullah'ın el-Vesâiku's-Siyâsiyye kitabına müracaat edilmesini hatırlatarak, biz burada, -mütedâvil kitaplarımıza intikal etmediği için- pek fazla bilinmeyen bir tâziye mektubunu Arabça metniyle birlikte kaydedeceğiz.

Mektup, bir oğlu ölmüş bulunan Muâz İbnu Cebel'e, onu tâziye etmek için yazılmıştır:

 بسم اللَّه الرحمن الرحيممن محمدٍ رسولِ اللَّه إلى معاذِ بن جبل: سمٌ عليكَ فإني اَحَمَدُ إليْكَ اللَّهَ الذي  إلهَ إّ هُو أمّا بعدُ: فعظّم اللَّهُ لَك ا‘جْرَ والْهَمَك الصّبْرَ ورزَقنا وإيّاكَ الشّكر ثمّ إن أنفُسنَا واهْلِيناَ وموَالينا من مواهبِ اللَّهِ السّنيةِ وعوارِفِه المسْتَودعةِ، تمَتّع بها إلى أجلٍ معدودٍ وتقبضُ لوقْتٍ معلومٍ ثم افترضَ علينا الشكر إذا اعطى ، والصّبرَ إذا ابتَلى وكان ابنكَ من مواهبِ اللَّهِ الهينة وعوارِفهِ المستودعة متّعكَ به في غطةٍ وسرور وقبضه منكَ بأجرٍ كثيرٍ: الصّةُ والرحمةُ والهدىَ إن صبرْتَ واحتَسَبْتَ . فَ تَجْمَعَنّ عليْكَ يا مُعاذُ خَصْلَتَينِ إن يحبطَ جزعكَ صبرَك فتنْدمُ على ما فاتَكَ. فلَوْ قَدِمتَ على ثوابِ مُصيبتكَ قد أطعْت ربّكَ وتنجَزتَ موعودَه عرفْتَ أن المصية قد قصرت عنه واعلم أنّ الجزع  يرُدّ ميتاً و يدفع حزنا فأحسن الجزاء وتنجّز الموعودَ وليذهب اسفكَ ما هو نازل بك فكأن قد.

 

"Bismillâhirrahmânirrahîm,

"Allah'ın elçisi Muhammed'den Muâz İbnu Cebel'e.

"Sana selâm olsun. Kendisinden başka ilâh olmayan Allah'a olan hamdini ifâde ederim.

"Emmâ ba'd: Allah ecrini büyük kılsın, sana sabır ilham etsin. Bize de, sana da, şükretmeyi nasîb etsin. Şurası muhakkak ki, nefislerimiz, mallarımız, ehlimiz, Allah'ın hoş mevhîbeleri ve geri almak üzere emânet bıraktığı âriyetleridir. Onlardan belli bir müddet istifâde edersin. Önceden belirlenen vakit gelince elinden alınırlar. Ayrıca şunu da bil: Allah verince şükretmemizi, alınca da sabretmemizi farz kıldı. Oğlun da Allah'ın tatlı bir mevhîbesi, geri almak üzere emânet ettiği bir âriyeti idi. Seni neş'e ve sürûr içinde bir müddet onunla nimetlendirdi. Büyük bir ecir mukaabilinde de senden geri aldı. Şöyle ki: Mükâfatını umarak sabrettiğin takdirde, Allah'ın mağfireti, rahmet ve hidâyeti seninledir.

"Öyleyse ey Muâz! Üzerinde iki sıfatı cem etme. Dövünüp yakınmaların sabrını yok ederse, kaybettiklerine pişman olursun. Sana gelen musîbetin sevabını almaya gayret edersen, Rabbine itaat etmiş olur ve buna mukaabil vaâdettiği mükâfaatın haklı tâlibi olursun. Bilirsin ki O'na musîbet ulaşmaz.

Şunu da bil ki, dövünüp yakınmalar boşadır, öleni geri getirmez, üzüntüyü defetmez. Mükâfaatının güzel olmasına çalış. Vaâdedilen ecrin tâlibi ol ki başına gelen musîbet(ten elde edeceğin ecrin tesellisi) üzüntünü kaldırsın, hiç yokmuş gibi olsun. Kaderde olan değişmez. Vesselâm".

2- OKUMA YAZMA TERDİSATINI YAYGINLAŞTIRMA TEDBİRLERİ: Önceki bahiste yapılan açıklamalar, mü'minleri yazı öğrenmeye sevkedecek mühim bir âmili belirtmiş oldu: İlme verilen ehemmiyet. Bu bahiste de müslümanların yazı öğrenmeleri için Kur'ân ve Sünnet'te gelmiş bulunan bir kısım müşahhas tedbirleri belirtmeye çalışacağız.

Bu tedbirleri başlıca iki kısma ayırmamız mümkündür:

A. Psikolojik plândaki tedbirler,

B. Fiilî ve tatbikî plândaki tedbirler.

Hemen kaydedelim ki, görüleceği üzere, gâyenin husûlünde her iki tedbir de ehemmiyetlidir, birbirini tamamlamaktadır. Bunlardan sâdece birine ağırlık vermek neticeyi akîm bırakacak veya en azından son derece geciktirecektir.

 

Böyle ikili bir metodla mes'elelere yaklaşım İslâm'a has bir orijinalitedir ve bu, İslâm'ın bidâyetteki akıllara şaşkınlık veren başarısındaki sırrı teşkil eder.

A. PSİKOLOJİK PLÂNDAKİ TEDBİRLER

Bu gruba giren tedbîrleri de iki ayrı kısımda göreceğiz:

I. Teşvîk ve Tergîb tedbîrleri,

II. Mes'uliyet tedbîrleri.

I.TEŞVÎK VE TERGÎB EDİCİ TEDBİRLER

1- İLMİN VE İLİM VÂSITALARININ TEBCİLİ: Bu hususu, ehemmiyetine binâen, önceki bahiste kâfi miktarda müstakilen inceledik. İlme verilen ehemmiyetin, dolaylı olarak, yazı öğrenmeye zemîn hazırladığını da belirttik. Burada bir kere daha tekrara hacet yok.

2- YAZI ÖĞRENMEYE TEŞVÎK: Mü'minleri yazı öğrenmeye -dolaylı olarak tergîb ve sevk eden âyet ve hadîslerden başka- doğrudan teşvîk eden çok sayıda nass mevcuttur. Kur'ân'da yer alan nasslardan biri borç alışverişlerinin yazılmasını emreden âyettir:

يَا اَيّهَا الّذِينَ آمَنُوا إذا تَدَايَنْتُمْ بِدَينٍ إلى اجَلٍ مُسمّىً فاكْتُبُوه

"Ey imân edenler! Birbirinize belirli bir müddet için borçlandığınız zaman onu yazınız. İçinizden bir kâtip onu doğru olarak yazsın".

Müdâyene âyeti olarak şöhret bulan bu âyet, Kur'ân-ı Kerîm'in tam bir sayfa tutan en uzun âyetidir. Bu âyette yazma emri 5-6 sefer tekrar edilir. Kur'ân-ı Kerîm'deki kitabetle ilgili âyetler, müslümanların yazıya ehemmiyet vermelerinde teşvîk edici mühim te'sirler icra etmiş olmalıdır. Nitekim, -az ilerde kısaca temas edeceğimiz- hadîsin yazılıp yazılmayacağı hususunda ortaya çıkan ihtilâflarda bir kısım âlimler, "yazı sebebiyle bizi ayıplıyorlar, halbuki Kur'ân'da Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor" diyerek şu âyetle delîl getirirler:

قال عُلمها عندَ ربّي في كتبٍ  يضلّ ربّي و ينسى

"(Mûsa): "Onların bilgisi, Rabbimin katında yazılıdır. Rabbim şaşırmaz ve unutmaz (...)" dedi".

Kur'ân-ı Kerîm'de "namaz kılın ", "oruç tutun ", "zekât verin" şeklinde

 

gelmiş bulunan âyetler nevînden "yazı öğrenin" şeklinde doğrudan emirlere rastlanmaz ise de, hadîslerde kısmen rastlanır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bâzı hadîslerinde çocukların babaları üzerindeki haklarını sayarken "yazı öğrenmeye" de yer verir:

حَقّ الولد على الوالد ان يعلمه الكتابة والسباحة والرماية وأن  يرزقه إّ طيباً

"Çocuğun babası üzerindeki hakkı, babasının ona yazıyı, yüzmeyi, atıcılığı öğretmesi ve bir de helâl rızıkla beslemesidir".

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bazı ferdlere yaptığı dualarda yazıyı temennî etmiştir:

"Yâ Rabb, Muâviye'ye yazıyı, hesâbı öğret ve onu azabtan koru".

Bâzı rivâyetler de, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in hâfızasından şikâyet edenlere:

إستَعن بيمينك

"Sağ elini kullan" dediğini ve yazı yazma işâreti yaptığını belirtir.

Abdullah İbnu Amr'a: قيّد العلم  "İlmi bağla" der. "İlmin bağlanması nedir?" diye sorunca: "Kitâbet" yâni "yazmaktır" diye cevap verir. Başka rivâyetlerde yazma emri, yukarıdaki misâllerde olduğu gibi muayyen bir ferde değil herkesedir: قيّدوا العلم بالكتابة "İlmi yazı ile bağlayınız".

Bu hadîs bâzı tarîklerde Hz. İbnu Abbas, Hz. Ali, Hz. Ömer, Hz. Hasan İbnu Ali (radıyallahü anhüm ecmân) gibi büyük sahâbelerden mevkuf (yâni kendi sözleri) olarak da rivâyet edilmektedir. Meselâ Hz. Enes (radıyallahu anh) çocuklarına bu şekilde nasîhatte bulunmuştur.

3- BİLENİ YÜKSELTMEK: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in dinî bilgileri ve bunun en müessir vâsıtası olan yazıyı öğrenmeye teşvik hususunda takib ettiği bir sünneti daha burada kaydetmemiz gerekiyor: İlmi olanlara makam vermek. Bunun en iyi örneklerinden biri Amr İbnu Seleme'dir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'le bey'at yapmak üzere Medîne'ye gelen Cerm hey'eti orada bir müddet kalıp İslâm'ı öğrenirler. İşleri bitip de gidecekleri zaman: "Bize kim namaz kıldıracak?" diye sorarlar. Hz. Peygamber: "Size, Kur'ân'ı en çok bileniniz kıldırsın!" buyurur. Araştırılınca, görülür

 

ki, aralarında Kur'ân'ı en iyi bilen, henüz altı yedi yaşlarında olan Amr İbnu Seleme'dir. Çünkü o, büyük bir hevesle gelip geçen yolculardan sorarak çokça Kur'ân öğrenmiştir: "Beni imamlığa çağırdıkları zaman, diyor Amr, üzerimde henüz çocukların giydiği entari vardı. Secdeye gittiğim zaman arkam açılıyordu. Hattâ mahallenin hanımları: "İmamınızın arkasını bize karşı örtün" dediler".

Osman İbnu Ebî'l-Âs bu mes'eleye bir diğer örnektir. Osman (radıyallahu anh) da Sakîf hey'eti içerisinde yaşça en küçükleri olmasına rağmen, İslâm'ı öğrenmek ve Kur'ân'ı bilmek husûsundaki iştiyak ve alâkası sebebiyle onlara imam tâyin edilmiştir. Osman'ın Taif üzerindeki vâliliği Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (radıyallahü anhüm ecmaîn) devrinde de devam etmiş, Hz. Ömer bilâhere onu hicrî 15 yılında Ummân ve Bahreyn üzerine vâli tâyin etmiştir.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in dikkatini çeken ve hattâ sevgi ve takdîrini kazanmaya sebeb olan Osman (radıyallahu anh)'daki öğrenme "hırs"ı husûsunda Vâkıdî şu açıklamayı yapar: "Osman, Taif hey'eti içerisinde en küçük olanıdır. Hey'et Medîne'de kaldığı müddet içerisinde Osman'ı ağırlıkların başında bırakıp, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'le temaslarını sürdürürler. Hey'et yatmak üzere dönünce Osman gizlice oradan kalkıp, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e gelir. Fıkıh öğrenir. Kur'ân öğrenir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i uyur veya meşgul bulduğu günlerde Hz. Ebu Bekir'e veya Übey İbnu Ka'b'a gider. Kur'ân ve fıkıh derslerini onlardan alır.

Büyük bir iştiyak ve arzu ile fıkıh ve Kur'ân bilgisini artıran Osman, hey'etten önce müslüman olur ve onlar da müslüman oluncaya kadar bunu gizli tutar. Altı-yedi yaşlarında kavmine imam olduğunu söyleyen Ebû Yezîd en-Nümeyrî örneği de gözönüne alınacak olursa, bu çeşit vak'aların sıkça vukû bulduğu anlaşılır.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bileni takdîm meselesindeki prensibini Uhud şehidlerine de uygulamış, cesedler kabirlere ikişer üçer konurken Kur'ân'ı daha çok bilenin öne konmasını emretmiştir. Bu çeşit nebevî örneklerin, prensip üzerinde ümmeti terbiye gâyesini de güttüğü inkâr edilemez.

Nitekim, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bileni taltif ve takdim prensibi, Selef devrinde ciddiyetle tatbîk edilmiş ve böylece kölelerden, Arab

 

olmayanlardan pek çok kimsenin, itibarlı makamları kısa zamanda doldurmasına sebeb olmuştur. Burada kaydedeceğimiz bir örnek Hz. Ömer'le ilgili: Hz. Ömer vali olarak Mekke'ye Nâfî İbnu Abdi'l-Hâris'i tâyin eder. Nâfi, Hz.Ömer'le karşılaşmak üzere Mekke'den ayrılınca yerine vekil olarak köle olan Abdurrahmân İbnu Ebzâ'yı bırakır. Hz. Ömer bu durumu öğrenince, Nâfi'ye, "Niye köleyi vekîl bıraktın?" diye kızar. Nâfi, İbnu Ebzâ'nın, geride bıraktıkları arasında Kurân'ı en iyi okuyanları ve dinde en fakîhleri olduğunu söyleyince, Hz. Ömer sâkinleşir ve şu hadîsi nakleder: "Allah Kur'ân'la bâzı insanları yükseltecek, diğer bâzılarını da alçaltacaktır."

4- YAZI ÖĞRENİMİ DİNÎ LÂZİME'DİR: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in, yazı öğrenme işini Kur'ân öğrenme ile bir tutarak mecbur kılmadığı muhakkak. Ancak, mes'eleyi, "isteyen öğrensin, istemeyen öğrenmesin" şeklinde tamamen ihtiyârî tuttuğu da söylenemez. Fiilî tedbîrleri açıklarken kaydedeceğimiz üzere, bilhassa çocukların yazı öğrenmeleri husûsunda maddî, müşahhas, cezrî tedbîr alırken, İslâm'a yeni girenler için daha ziyade müessir vicdani tedbirlere yer verilmiştir. Nitekim yukarıda kaydettiğimiz, yazıya teşvîk edici âyet ve hadîsler, yazı öğrenme işinin mü'min vicdanlarda dinî bir renk ve ehemmiyet kazanmasına sebep olmuş olmalıdır. Öyle ki, ferd, dinde kemâle, ancak yazıyı da öğrenerek erecektir. Yazıyı öğrenmeyen mü'min de kendinde ciddî bir dinî eksiklik duyarak vicdânen huzursuz olacaktır.

Buna rağmen, bâzı rivâyetlerin tahlîli, Kur'ân öğretimi ile yazı öğretiminin birbirinden fazla tefrîk edilmediğini, imkân nisbetinde beraber götürülmeye çalışıldığını ifade eder. Şöyle ki:

Suffa ehline muallim tâyin edilmiş bulunan Ubâdetu'bnu's-Sâmit, kendi vazîfesini anlatırken, bâzı rivâyetlerde "Kur'ân öğrettiğini", bâzı rivâyetlerde de "Kur'ân ve yazı öğrettiğini" belirtir. Bu durum bize onun hem yazı, hem de Kur'ân öğrettiğini ifâde etmekten başka, Hz. Peygamber'in, bidâyetlerde bu iki öğretimi bir tutmuş olabileceği ihtimâlini de akla getirir.

Ubâde'nin muallimliğiyle ilgili bâzı teferruata az ilerde tekrar döneceğiz.

5- Hz. PEYGAMBER DE MUALLİMDİR: Mü'minleri ilme ve ta'lîme yâni hem öğrenip, hem de öğretmeye teşvîk eden çok müessir bir husûs Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in muallimlik vasfıdır. Aslında bu, genelde

 

bütün peygamberlerin müşterek vasfıdır. Yâni peygamberlik müessesesi, özünde, bir ta'lim müessesesidir. Her peygamberin galib vasfı muallimliktir.

Bizzat Kur'ân-ı Kerîm tarafından, mü'minlere, her husûsta taklîd edilmesi gereken "üsvetü'l-hasene" yâni "en güzel örnek" olarak tanıtılan Resûlullah'ın, yine Kur'ân-ı Kerîm'de öğreticilik yönü tekrarla hatırlatılıp nazar-ı dikkate arzedilir. "Nitekim biz size, âyetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size kitabı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi öğretecek aranızdan bir peygamber gönderdik".

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de kendi muallimlik yönüne husûsi bir şekilde dikkat çekmekten geri kalmamıştır.

Bir rivâyete göre, Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir gün mescide girince orada iki halka görür: Birindekiler zikir ve ibâdetle meşguller, ötekindekiler ilmî mes'eleler müzâkere etmekteler. Hz. Peygamber bir lâhza duraklayarak her iki halkanın da hayır üzere olduğunu belirttikten sonra, ibâdet halkasındakiler için: "Bunlar Kur'ân okuyorlar ve Allah'a duada bulunuyorlar, -Allah'ın rızâsını taleb ediyorlar-. Dua ve arzularımı Allah dilerse kabûl eder ve verir, dilerse vermez. Öbür halkadakilere gelince, onlar fıkıh ve ilim öğreniyorlar ve bilmeyenlere de öğretiyorlar. Bunlar daha üstündür. Ben de zâten bir muallim olarak gönderildim" der ve ilim halkasına dâhil olur.

Ta'lîm mesleğinin bir nev'i -en üstün meslek olan- peygamberlik mesleği olduğu şu hadîsle de te'yîd edilir:

"Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler miras olarak para pul bırakmazlar, ilim bırakırlar"

Bu şuurlu, hesaplı dikkat çekmelerin sonucu olarak, Ashâb (radıyallahü anhüm ecmaîn), Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'i bu vasfıyla sıkıca anmıştır ve onu muallim bilmiştir. Öyle ki "ne O (aleyhissalâtu vesselâm)'ndan önce, ne de O'ndan sonra daha güzel ta'lîmde bulunan bir muallim görmediğini" veya "O'ndan daha müşfik bir muallim görmediğini" söylemişlerdir.

II.MES'ULİYET TEDBİRLERİ

Yukarda açıklanan teşvîk ve tergîb tedbirleri daha çok kişinin kendi öğrenimine yöneliktir. Yâni hâricî zorlama olmadan, vicdanından gelen sese uyarak

 

kişinin kendiliğinden yazı öğrenme gayretine girmesini gâye edinir. Kişinin içinde, yazı öğrenme arzusu uyandırmaya çalışır. Hedef burada daha çok yazıyı bilmeyen kimsedir.

Mes'uliyet tedbîrleri daha ziyâde yazı bilenlere hitab eder. Bilenleri, bilmeyenlerin hizmetine sevketmeyi gâye edinir. Onların cehâletlerinden bunlara sorumluluk yükler. Yapacağımız açıklamalar ve vereceğimiz müşahhas örneklerden, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in açmış bulunduğu okuma-yazma seferberliğindeki başarısında, bu çeşit tedbîrlerin de büyük rol oynadığı anlaşılacaktır.

1- ÖĞRETME MES'ULİYETİ:

Mes'uliyet açısından kişi, önce öğrenmekle, sonra da öğretmekle yükümlüdür. Bilmediğini öğrenmeli, bilmeyene de öğretmelidir. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) bu durumda olmayan kimsenin yaratılış gâyesine ters düşerek sorumluluk altına düştüğünü ifâde etmektedir: "İnsanlar iki kısımdır: Bilenler ve öğrenenler. Böyle olmayanlarda hayır yoktur".

Şu hadîslerde de başkasına öğretmenin ehemmiyeti ifâde edilir: "Sadakanın en efdali, müslim kişinin ilim öğrenip, müslüman kardeşine öğretmesidir".

"Allah'ın senin vâsıtanla bir kişiye hidâyet vermesi, senin için dünyalar dolusu maldan hayırlıdır".

"Öldükten sonra kişiye amelinden ve hasenâtından ulaşan şey, öğretip neşrettiği ilimle, geride bıraktığı sâlih evlâtdır".

"Âlim, âmil ve muallim olan kimse semâvâtın melekûtunda 'büyük' diye anılır" .

"Allah, melekler, arz ve semâda bulunan her şey yuvasındaki karıncaya, denizdeki balığa varıncaya kadar (bütün canlılar) halka hayır öğreten muallime dua ederler".

Şu hadîsler de bildiğini öğretmekten kaçınanları tehdîd eder:

"Kime bir ilim sorulunca o bunu gizlerse Cenâb-ı Hakk kıyâmet günü ona ateşten bir gem vurur". Hadisin İbnu Mâce'de gelen bir  veçhi, sorulma şartını

 

koşmaz: "Kim bir ilim öğrenir de bunu gizlerse (öğretmezse), kıyâmet günü ateşten bir gemle gemlenmiş olarak (hesab yerine) getirilir".

Şu rivâyet, bizzat Kur'ân-ı Kerîm'den Ashâb (radıyallahu anhüm ecmaîn)'ın ilmi gizlememek, halka faydalı olan bilgileri yaymak gerektiği hükmünü çıkardıklarını gösterir: Ebû Hüreyre şöyle demiştir: "Allah'a kasem olsun, Kitâbullah'ta şu iki âyet olmasaydı Resûlullah'tan hiçbir hadîs rivâyet etmezdim: "Gerçekten, Allah'ın indirdiği Kitab'tan bir şeyi gizlemede bulunup, onu az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak ateştir. Allah kıyâmet günü onlarla konuşmaz ve onları günahlardan arıtmaz. Onlara elem verici azab vardır. Onlar doğruluk yerine sapıklığı, mağfiret yerine azabı olanlardır. Ateşe ne kadar da dayanıklıdırlar".

2-ÂİLEVİ MES'ULİYET:

Hangi çeşitten olursa olsun, başkasına karşı vazîfe ve sorumluluk mevzûbahis olunca önce âile efradı ve yakınlık derecesine göre diğer akrabalar gelir. Ta'lim işinde de öyledir: Âyet-i kerîme şöyle hitab eder:

يَا اَيّها الّذِين آمَنُوا قُوا اَنفُسَكُم وَاهْلِيكُم ناراً وَقُودُها الناسُ والحجارة

"Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun".

Âlimler, bu âyeten âile efradının her çeşit terbiye ve ta'lîminden âile reislerinin mes'ul tutulduğunu anlamışlardır.

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den gelen bir kısım hadîsler, hassaten âilenin ta'lîmini emreder. Bunlardan biri Buhârî tarafından tahriç edilmiştir. Bu rivâyette, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), Allah'tan çifte ecir alacak üç kalem insan sayarken, üçüncü kalem için: "...o kimsedir ki, yanında bir câriye vardır. Bu câriyeyi en iyi şekilde te'dîp edip yetiştirir ve gerekli bilgileri de en iyi şekilde öğretir, sonra âzad eder ve onunla evlenir" der.

Âlimler, burada sarîh olarak câriyenin tâlîm ve terbiyesine itina gösterilmesinin emredildiğini, dolaylı olarak da âileye itina gösterilmesinin emredildiğini belirtirler. "Zira, derler, hür âileye Allah'ın farzlarını ve Resûlü'nün sünnetini öğretmek köleye öğretmekten daha evvel gelir, daha çok ehemmiyet taşır".

 

Bir başka hadîste, evlâdın baba üzerindeki haklarından birinin "kitâbet (yazı) öğretmek" olduğunun belirtildiğini daha önce zikretmiştik.

Âilelerin yetiştirilmesi mes'elesine Hz. Peygamber o kadar ehemmiyet vermiştir ki, Medîne'ye gelen hey'etleri orada bir müddet ağırlayıp İslâm'ı (ve muhtemelen yazıyı da) öğrettikten sonra, geri dönerlerken: "Âilelerinize dönün, bu öğrendiklerinizi onlara da öğretin" demiştir".

Yukarıda kaydetmiş bulunduğumuz câriyelerin ta'lîmiyle ilgili hadîsi: "Kişinin, Câriyesini ve Ehlini Ta'lîm Etmesi" adını taşıyan bir başlık altında kaydeden Buhârî bu bâbı tamamlamak üzere müteâkiben şöyle bir bâb başlığı koyar: "Devlet Başkanının Kadınlara Va'zetmesi ve Kadınların Ta'lîmi".

Buhârî, hadîs olarak, bu bâbta, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in konuşmasının kadınlar tarafından işitilememesi endişesiyle, mescidin kadınlar tarafına geçerek onlara husûsen hitab ettiğini nakleden rivâyeti kaydeder.

Şârihler, bu rivâyetten, kadınların ta'lîm mes'elesinin sadece kocalarını ilgilendiren bir mes'ele olmayıp, bizzat devlet reisinin veya onun nâibinin (maarif bakanlığının) ilgilenmesi gereken bir mes'ele olduğu mânâ ve hükmünü çıkarmışlardır.

Bu mes'ele üzerine mü'minlerin dikkatini çekmeye ehemmiyet veren Buhârî, mevzû ile alâkalı diğer bir kısım rivâyetler için husûsî bâb başlıkları koyar. Bunlardan biri, bir iki bâb sonra kaydedilen: "Ta'lîm Maksadıyla Sırf Kadınlar İçin Husûsî Gün Ayrılabilir mi? Bâbı"dır.

Bu bâbta, kadınların talebi üzerine, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in, onlara haftanın husûsî bir gününde hitap ettiğini bildiren bir rivâyet yer alır. Bu bâbtan birkaç bahis sonra da, ilim öğrenmek için kadınların çekinmeksizin, örfen hacâletâver (utanma celbedici) olan mes'elelerde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e soru sorduğunu, Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm)'in de bunu çok normal karşılayarak cevap verdiğini bildiren rivâyetler yer alır.

Buhârî'nin bu mevzûya giren bâblarından biri de Kitâbü'l-İ'tisâm'da yer alır ve "Allah'ın Kendisine Öğrettiği Şeyleri Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in Kadın ve Erkek Bütün Ümmetine Öğretmesi Bâbı" başlığını taşır.

Bütün bu tedbîr ve teşvîklerin tatbîkata intikal ederek mü'minlerin, dinlerini

 

bir bütün olarak köle ve hizmetçi dahil kadın-erkek, büyük-küçük bütün âile halkına, daha Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) devrinde öğretmeye başladıklarını gösteren bir rivâyet Ahmed İbnu Hanbel'in Müsned'inde yer alır: Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) Vedâ Haccı sırasında: "Ey insanlar! İlim kabzedilip ortadan kaldırılmazdan önce ilimden nasîbinizi alın..." diye bir nasîhatte bulunur. Dinleyenlerden bir "bedevî" şu suâli sorar: "Ey Allah'ın Resûlü! İlim bizden nasıl kaldırılır? Ellerimizde Kur'an nüshaları mevcut, onda olanları öğrendik. Onu kadınlarımıza, çoluk çocuğumuza ve hizmetçilerimize de öğrettik..."

Hadîsin vürûd sebebi, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in cevabı gibi teferruat uzundur. Mevzûmuzu, daha ziyâde bir "bedevî" tarafından sorulan sorunun son cümlesi ve burada tâdâd edilen şeyler ilgilendirmektedir, bunlar da kaydedildi.

Yazı öğretimi mes'elesinde Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in kadınlarla husûsen ilgilendiğini daha sarîh olarak gösteren rivâyetler de vardır.

Bunlardan biri Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ın zevcesi Hz. Hafsa (radıyallahu anh) ile ilgili. Pek çok hadîs kitabı, Hz. Hafsa'nın Şifâ bintu Abdillâh adında bir hanımdan yazı öğrendiğini nakleder. Bizzat Şifâ bintu Abdillâh şöyle rivâyet eder: "Ben Hafsa'nın yanında iken Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) çıkageldi. Bana dedi ki: "Hafsa'ya kitabet öğrettiğin gibi 'nemle rukyesi'ni (afsun) de öğret".

Bu rivâyete dikkat edersek, esas itibariyle Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in Şifâ'dan, Hz. Hafsa (radıyallahu anh)'ya bir rukye öğretmesinin talebini görürüz. Ancak bu taleb vesîlesiyle Hz. Hafsa'nın şifâdan daha önce yazı öğrendiğini anlıyoruz.

Kaynaklarımız, Hz. Hafsa'nın Şifâ'dan yazı öğrendiğine dair ayrı bir rivâyet kaydetmezler. Bu öğrenme işi ne zaman oldu, nasıl oldu, Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in emriyle mi oldu? vs.. Bütün bu sorularımız rivâyet yönünden cevapsızdır.

Ancak şunu söyleyebiliriz: Kadınların yazı öğrenmesiyle alâkalı daha sarîh rivâyetlerin yokluğu, bunun olmadığına delâlet etmez. Nitekim Hz. Hafsa, Şifâ'dan yazı öğrenmiş olduğu halde doğrudan bu hâdiseyi anlatan rivâyet mevcut 

 

değildir ve biz bunu bir başka vesîle ile öğreniyoruz. Ancak bu dolaylı rivâyetten, hemen hemen bütün hadîs şârihleri kadınlara yazı öğretmenin câiz olduğu hükmünü çıkarmakta müttefiktirler.

Kaynaklarımız, Şifâ bintu Abdillâh hakkında biraz ma'lûmat sunar: Mekkelidir, hicretten önce müslüman olmuştur. Akıl ve dirayetiyle tanınmıştır. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) hicreti müteâkip ona bir ev tahsîs etmiş, o da oğlu Süleyman'la orada ikamet etmiştir. Resûlullah, Şifâ'nın hânesine sıkça uğrar, bir müddet kaylûle (öğle uykusu) yapardı. Hz. Ömer (radıyallahu anh) Şifâ'nın görüşünü alır, başkasınınkilere tercih eder ve onu memnûn ederdi. Hz. Ömer, Şifâ'yı bir müddet çarşı işlerine (muhtesibe) tâyin etmiştir. Şifâ (radıyallahu anh) nemle rukyesi (bir hastalığa karşı dua ile tedâvî) icra ederdi.

Hz. Ömer (radıyallahu anh) zamanında tedvîn edilen ilk resmî Kur'ân nüshasını, babasının vefâtından sonra muhâza gibi mühim bir hizmet ifa eden Hz. Hafsa'nın, Arabça imlâdaki hazâkatının bilâhare oynadığı rolü gösteren bir rivâyet kaydedeceğiz. Bu rivâyetten, ayrıca, konumuzu ilgilendiren iki husûs daha tesbit edeceğiz: 1- Kölelere de yazı öğretilmiş olması, 2- Zevcelerin bir kısım inceliklere varıncaya kadar yetiştirilmesinde bizzat Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in örnek vermiş bulunması:

"Hz. Ömer'in âzadlı kölesi (mevlâ) Amr İbnu Râfi anlatıyor: "Ben Hz. Peygamber'in zevceleri zamanında Kur'ân nüshaları yazardım. Hz. Hafsa (radıyallahu anh), bir mushaf da kendisine yazmamı söyledi ve şu tenbihte bulundu: "Bakara sûresindeki şu âyete gelince onu, bana uğramadan yazma. Onu Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'den öğrendiğim şekliyle sana ben imlâ ettireceğim". O âyete gelince, üzerine Kur'ân yazmakta olduğum evrakla birlikte ona uğradım. Bana âyeti okudu:

 حافظوا على الصلوات والصة الوسطى

Kadınlarla ilgili bu açıklamalara dayanarak şunu söyleyebiliriz: İslâm dini, ilim talebiyle ilgili teşvîklerini kadın-erkek ayırımına yer vermeden bütün müslümanlara birlikte yapmıştır. Kadınların ta'lîminin ihmâlini tavsiye veya ima eden hiçbir delîl ne Kur'ân'da, ne de hadîste gelmemiştir.

Bâzı kitaplarda "kadınlara yazı öğretmeyin" meâlinde hadîs olarak kaydedilen

 

söze hiçbir ciddî hadîs kitabında rastlanmaz. Üstelik âlimlerimiz bu rivâyetleri tahkîk ederek "mevzû" yâni uydurma olduğunu göstermişlerdir. (68).

3- KOMŞULUK MES'ULİYETİ:

Müslüman kişinin sorumluluğu, kendisini ve âilesini halletmekle bitmez. Bir kısım rivâyetler ta'lîm mevzûunda da kişinin, komşusuyla ilgilenmesini emretmektedir. Mühim bir hadîs meâlen şöyle:

"Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm), bir gün ayakta halka hitab etti. Önce Allah'a hamd ve senâda bulunduktan, müslümanlardan bâzı tâifeleri anıp hayırla yâd ettikten sonra şöyle dedi: "Bir kısım insanlara ne oluyor ki, komşularıyla ilgilenip onlara ilim ve fıkıh öğretmezler, dini idrak ettirmezler. Onlara mârufu emredip münkerden nehyetmezler."

"Keza komşularından ilim ve fıkıh öğrenmeyen, ibret almayan bir kısım insanlar da vardır. Nefsimi kudret elinde tutan zât-ı Zülcelâl'e kasem olsun, ya evvelkiler komşularına ilim ve fıkıh öğretip idrak sâhibi kılarlar, mârufu emir, münkeri nehy ederler, berikiler de komşularından ilim ve fıkıh öğrenip ibret alırlar veya ben onlara olan cezamı tâcil edip daha dünyada iken belâlarını veririm".

Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'in bu çeşit tehdîd ve teşvîklerinin, o devrin Arab cemiyetinde ilmin yaygınlaşmasına son derece müessir olduğunu te'yîd eden rivâyetler de vardır. Bunlardan biri, yukarıdaki hutbenin te'siriyle ilgili olarak Taberânî'de kaydedilmiştir: Rivâyete göre, kendileri fakîh olan Eş'ârîler, bu hadîsi duyunca, câhil ve kaba olan bedevî komşularını hatırlayarak, sorumlu olup olmadıklarını öğrenmek üzere Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)'e mürâcaat ederler. Hz. Peygamber (aleyhisselâtu vesselâm) aynı sözleri tekrar ederek sorumlu olduklarını ifâde edince bir yıl mühlet isterler. Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) de onlara komşularına ilim ve fıkıh öğretip onları idrak sâhibi kılmak üzere bir yıllık izin verir ve şu meâldeki âyeti okur: "İsrâiloğullarından inkâr edenler, Dâvud'un ve Meryem oğlu İsâ'nın diliyle lanetlemişlerdi. Bu, başkaldırmaları ve aşırı gitmelerindendi. Birbirlerinin yaptıkları fenalıklara mâni olmuyorlardı. Yapmakta oldukları ne kötü idi".

Ferdî plândaki bir örneği Hz. Câbir'den kaydedeceğiz: Hz. Câbir (radıyallahu anh) dul bir kadınla evlenişinin sebebini Hz. Peygamber (aleyhissalâtu

______________

68) Gerekli açıklama ve kaynaklar için Hz. Peygamber'in Sünnetinde Terbiye adlı kitabımızın 351-359. sayfalarına bakılmalıdır.

 

 

vesselâm)'e şöyle açıklamıştır: "(Babam) Abdullah İbnu Amr şehîd düştü, geride yedi (veya dokuz) tane kız bıraktı. Onlar gibi biriyle evlenmeyi hoş bulmadım. Onlara bakıp idâre edebilecek, onları ta'lîm ve te'dip edecek bir dulla evlendim". Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) evlenmede gözönüne alınan bu terbiyevî mülâhazayı, "Allah (bu evliliği) sana mübârek kılsın" diye ziyâdesiyle takdîr eder.


Önceki Başlık: HZ.PEYGAMBER'İN İLMİ YAYMA TEDBİRLERİ - 1
Sonraki Başlık: B. FİİLÎ VE TATBÎKİ PLÂNDAKİ TEDBÎRLER - 1

Kütüb-i Sitte eseri AKÇAĞ BASIM YAYIM PAZARLAMA A.Ş. izniyle sitemize eklenmiştir. Kopyalama yapılamaz ve kaynak gösterilmeden kullanılamaz.
Not:Arapça yazılarda, Lam elifler, lam ve elif şeklinde ayrı ayrı olarak görünüyor. Ayrıca başka hatalar da olabilir. Bu açıdan okuyucularımızın bunu dikkate almalarını istirham ederiz.